KARŞİ DEVRİMİN TARİHİ TETİKÇİLERİ
Karşı Devrimin Tarihçi Tetikçileri ve 19 Mayıs Gerçeği
Atatürk
Nutuk'a "19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım" diye başlar. Kazım Karabekir
de anılarına "19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım!" diye başlar.
Atatürk'ten önce Anadolu'ya geçip Kurtuluş Savaşı'nı başlattığını ima
eden Karabekir, anlaşılan Atatürk'ün Nisan 1919'dan tam 6 ay önce, Kasım
1918'de Anadolu'da "Adana-İskenderun-Kilis hattındaki" çalışmalarıyla
Kurtuluş Savaşı'nın alt yapısını çoktan hazırlamaya başladığını
unutmuştur!... Ayrıca bu gerçeği sadece o değil bugün onu istismar edip
Atatürk'e saldıran Karşı Devrimci cemaatçi Atatürk düşmanları da
unutmuşa benzemektedir! "Tarih yapana sadık kalan tarih yazanlar"olarak
bizler, "bütün unutkanlara" gerçekleri hatırlatmaya devam edeceğiz!...
Karşı Devrimin Tarihçi Tetikçileri
Türkiye
birileri tarafından büyük bir hızla "dönüştürülüyor". Karşı Devrim bir
taraftan Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'nden geriye kalan bütün
kurumları değiştirip dönüştürmekle uğraşırken, diğer taraftan da bu yeni
devlete uygun yeni bir tarih yazmak için uğraşıyor. Karşı Devrim kendi
tarihini yazıyor. Bunu yaparken de "Resmi tarihle yüzleşme" adı atlında
tarihi gerçekleri alt üst ediyor. Hainleri kahraman, kahramanları hain,
küskünleri mağdur ilan ediyor. Özellikle "malum cemaat" eliyle yürütülen
bu "tarih operasyonu" çerçevesinde belli "gazeteci-tarihçiler" adeta
"tetikçilik" yapıyor. Her gün gazete köşelerinde, yandaş tv
kanallarında, yazdıkları kitaplarda ve çıkardıkları dergilerde "yakın
tarihi" eğip bükerek Karşı Devrim'e uygun "kurmaca bir tarih" üretiyor.
Yakın tarihi, okul kitaplarındaki eksik ve sıkıcı anlatımlardan ve
dizilerden öğrenmiş olan Türk insanı ise bu "kurmaca tarihi" gerçek
zannediyor, bu Karşı Devrimci tarihçi tetikçilerin palavralarına,
çarpıtmalarına, istismarlarına inanıyır... Türkiye, tarihin hiçbir
döneminde görülmedik bir biçimde Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Karşı Devrimci tarihçi tetikçilerin
ürettiği tarihi yalanlarla kuşatılmış durumda. Çok daha önemlisi bu
"tarihi yalanlar" Karşı Devrim çerçevesinde dönüştürülen Milli Eğitim
müfredatına, okullardaki tarih derslerine kadar girmiş durumda.
Okullarımızda artık Vahdettinler, İskilipli Atıflar kahraman; Ali Kemaller, Mustafa Sabriler, Said-i Nursiler mağdur; Atatürk muhalifi Kazım Karabekir'ler ise gerçek "Büyük Önder" olarak anlatılıyor. Atatürk ise, artık "hiçbirşey" konumuna indirgenmiş durumda!..
Karşı Devrimin cemaatçi tarihçi tetikçileri
son günlerde özellikle Kazım Karabekir Paşa'yı istismar ederek,
Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'ndaki büyük rolünü azaltma yoluna gidiyorlar.
Bu tetikçilerin son numaraları önce Atatürk'ün silah arkadaşı, sonra
devrim muhalifi ve "istiklal mahkemesi" sanığı olan "küskün" Kazım
Karabekir'in Atatürk ve Kurtuluş Savaşı hakkında yazdıklarını
"köpürterek" Atatürk'e saldırmak. Yazdıkları kitaplarda, katıldıkları tv
programlarında ve çıkardıkları dergilerde "KURTULUŞ SAVAŞI'NI
ATATÜRK'ÜN DEĞİL KAZIM KARABEKİR'İN BAŞLATTIĞINI, ATATÜRK'ÜN KURTULUŞ
SAVAŞI'NA SONRADAN KATILDIĞINI (!)" iddia ederek, Kurtuluş Savaşı'nın
gerçek önderinin Karabekir olduğunu ileri süren bu "tarihçi tetikçilere"
bir "tarih dersi" daha vermenin zamanı geldi de geçiyor bile....
Fotolar:
Zaman gazetesi yazarı Mustafa Armağan'ın Karşı Devrim yolundaki
"operasyonel tarihçiliğine" iki örnek: Mustafa Armağan, Atatürk'ün
Kurtuluş Savaşı'ndaki etkisini-rolünü azaltmak için Kazım Karabekir'i
alabildiğince istismar etmekte. Karabekir'in hayatta olan akrabalarının
(örneğin Timsal Karabekir'in) bu istismara sessiz kalması
düşündürücüdür.
İşte "Kurtuluş Savaşı'nı Atatürk değil 'başkaları' başlattı. Atatürk bu savaşa sonradan katıldı!" (http://www.yeniasya.com.tr/haber_detay2.asp?id=11602) diyen Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı, cemaatin kadrolu tarihçilerine, pardon tarihçi tetikçilerine yanıtım:
ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞI'NI KASIM 1918'DE BAŞLATMIŞTI
(Kilis-İskenderun-Adana Savunma Planı)
Atatürk,
I. Dünya Savaşı’nın sonrasında Kilis-İskenderun-Adana bölgelerinde
oluşturulacak bir savunmayla İngiltere, Fransa ve İtalya gibi
emperyalist güçlerin Anadolu’yu işgallerini önlemek amacıyla bir proje
geliştirmiştir; fakat İstanbul Hükümeti’nin “korkaklığı” ve
“teslimiyetçiliği” yüzünden görevden alındığı için bu projeyi tam
anlamıyla düşünceden uygulamaya geçirememiştir. Her şeyi en başından
anlatalım:
Anadolu’yu Savunma Düşüncesi
I.
Dünya Savaşı’nda Enver Paşa ve diğer İttihatçılar, Arap çöllerinde ve
Turan ellerinde hayal peşinde koşmanın hesaplarını yaparken, Atatürk
Anadolu’yu savunmanın hesapları yapmıştır.
I. Dünya Savaşı’nda
Çanakkale cephesinde İngilizleri ve Fransızları durduran, Doğu
cephesinde Muş ve Bitlis’i Ruslardan geri alan Atatürk, 17 Şubat 1917’de
Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı’na atanmıştır. Bu ordunun görevi,
Arap Yarımadası’nı; Mekke’yi, Kabe’yi savunmak ve Suriye’yi Medine’ye
bağlayan demir yolunu elde tutmaktır. Fakat Atatürk’ün çok daha başka
düşünceleri vardır: O, değil Hicaz’a asker sevk etmek, oradaki
askerleri de alıp Anadolu ve çevresinde güçlü bir “savunma hattı”
oluşturmak istemektedir. Atatürk, Halep’e giderek bu düşüncesini Enver
Paşa ve Cemal Paşa’yla paylaşmış, ancak görüşleri dikkate alınmayınca
görevinden istifa edip İstanbul’a dönmüştür.
Enver Paşa,
Atatürk’ü bu sefer de Kafkasya içlerindeki 9. Ordu Komutanlığı’na atamak
istemiş, ancak Atatürk, Anadolu dışındaki bu uzak görevi kabul
etmeyince bu sefer de Suriye’deki 7. Ordu Komutanlığı’na atanmıştır.
Atatürk,
Suriye cephesinde 7. Ordu Komutanı’yken grup komutanı Alman General
Falkenhayn’la görüş ayrılığına düşmüştür. Falkenhayn, önce İngilizleri
Palestin’den söküp atmayı sonra da Bağdat’ı almayı planlamaktadır.
Başkomutan Vekili Enver Paşa da Falkenhayn gibi düşünmektedir: Rauf
Orbay’a, “Biz genel durum bakımından Medine’nin sonuna kadar
savunulmasını, Bağdat’ın da bir an önce geri alınmasını siyaseten
gerekli görüyoruz” demiştir. Geleceği doğru okuma yeteneğine sahip olan
Atatürk, General Falkenhayn’ın sadece Alman çıkarlarını düşündüğünü,
İngiliz üstünlüğüne aldırış etmeden, Arapların iç yapılarını dikkate
almadan emrindeki Türk ordularını ateşe atarak bir taarruz planı
üzerinde çalıştığını fark etmiştir.
Atatürk, Alman çıkarlarını
koruyan ve Türk ordusuna zarar veren General Falkenhayn’la çalışmak
istemediğini iki raporla üstlerine bildirmiştir:
Atatürk, ilk raporunu, 20 Eylül 1917’de Halep’ten, Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya göndermiştir. Atatürk, 2010 kelimelik, 7 büyük kitap sayfası tutan bu uzun raporunda “cesaretle” ve “açık yüreklilikle” şu çarpıcı değerlendirmeleri yapmıştır:
1. Halk ile yönetim arasındaki bağlar sarsılmıştır. Ülke genel bir anarşiye doğru sürüklenmektedir.
2.
Mülki idare tam bir aciz içindedir. Zabıta kuvvetleri zayıf ve
yetersizidir. Memurlar, rüşvet almakta, yolsuzluk ve vurgunculuk
yapmaktadır.
3. Yargı işlememektedir.
4. Ekonomi çökmektedir.
5. Saltanat çürümektedir. Bir gün hep birden çökmesi ihtimali vardır.
6. Almanların, I. Dünya Savaşı’nı kazanması imkansızdır.
7. Ordumuz, sefil ve perişan durumdadır.
8. Alman general Falkenhayn Alman çıkarlarını korumaktadır.
Atatürk, sorunları bu şekilde sıraladıktan sonra çözüm yollarını da şöyle sıralamıştır:
1. Hükümeti güçlendirmek,
2. Beslenmeyi sağlamak,
3. Yolsuzlukları en aza indirmek,
4. Ülkeyi sağlam bir hareket üssü haline getirmek
5. Askeri politikamızı bir savunma politikası haline getirmeK
Atatürk, askerlik tarihinde bir benzerine daha rastlanmayan bu ünlü raporunu şu çarpıcı cümlelerle bitirmiştir: “Askeri
politikamız bir savunma politikası olmalı. Elimizde bulunan kuvvetleri
ve bir tek eri sonuna kadar saklamalıyız. Memleket dışında da bir tek
Türk askeri kalmamalıdır. İşte benim düşüncelerim bundan ibarettir.
Bulunduğunuz mevki sebebiyle bunları tasvir etmekle vicdanım üzerindeki
yükü atmış olduğuma inanıyorum”
İşte Atatürk’ün
1917 yılındaki düşüncesi: “Memleket (Anadolu) dışında bir tek Türk
askeri kalmamalıdır.” şeklindedir. Atatürk’ün, “Memleket dışında bir tek
Türk askeri kalmamalıdır” dediği o günlerde Enver Paşa, Kafkaslarda,
Dağıstan’da ve Hicaz da bulunan orduların zafer haberlerini beklemekte,
bu da yetmezmiş gibi Hindistan’a bir sefer yapmayı planlamaktadır.
Birinci raporundan herhangi bir sonuç alamayan Atatürk, 24 Eylül 1917’de, yine Halep’ten Enver ve Cemal Paşalara ikinci bir rapor daha göndermiştir.
Bu raporunda özellikle General Falkenhayn’ı çok ağır bir dille
eleştirerek görevden alınmasını istemiş, aksi halde istifa edeceğini
belirtmiştir.
Atatürk’ün, Enver Paşa gibi rakiplerinin onu bir
kaşık suda boğmak istedikleri bir ortamda “idamı göze alarak” böyle
raporlar hazırlaması, her şeyden önce onun katıksız vatanseverliğinin
bir göstergesidir.
Atatürk, ülkenin yanlış politikalar nedeniyle
her geçen gün biraz daha batağa sürüklendiği bir ortamda, sorumluluk
sahibi bir asker ve duyarlı bir yurttaş olarak her şeyi göze alıp
devleti yönetenleri uyarmayı kendisine bir görev saymıştır.
Atatürk’ün
bu tarihi raporları adeta görmezlikten gelinmiştir. Hükümet ve
Başkomutanlık, ne bir disiplin soruşturması açmış, ne de görüşlerini
dikkate almıştır. Bunun üzerine o da “kendi kendimi görevden aldım”
diyerek istifa etmiştir.
Yıldırım Orduları Komutanı Falkaenhayn,
bu durumu disiplin aşımı olarak değerlendirerek Atatürk’ün derhal
cezalandırılmasını istemişse de Enver Paşa, böyle bir kararın Atatürk’ün
kamuoyundaki şöhretini daha da arttıracağını düşünerek onu
Diyarbakır’daki 2. Ordu Komutanlığı’na atamıştır. Ancak Atatürk,
görüşleri dikkate alınmadıkça ve raporlarında belirttiği sorunlar
çözümlenmedikçe “hiçbir makamda memlekete hizmet etmeyeceğini”
belirterek bu görevden de istifa edip İstanbul’a dönmüştür. Bu sırada
Şehzade Vahdettin’le birlikte Almanya seyahatine çıkmıştır.
Atatürk
bir süre sonra yeniden Suriye-Filistin’deki 7. Ordu Komutanlığı’na
atanmıştır. Bu sırada Yıldırım Orduları Komutanlığı’na Liman Von
Sanders getirilmiştir.
Suriye Geri Çekilişi Ve Türk Süngülerinin Çizdiği Sınır: (Katma Muharebesi)
İngilizler
yoğun hazırlıklardan sonra 19 Eylül 1918’de Filistin’deki Türk
cephesine saldırmıştır. Bu cephe, Liman Von Sanders komutasındaki
Yıldırım Ordularınca tutulmaktadır.
Yıldırım Orduları şu birliklerden oluşmaktadır:
Mesinli
Cemal Paşa komutasındaki 4. Ordu, Cevat Paşa komutasındaki 8. Ordu,
Mustafa Kemal Paşa komutasındaki 7. Ordu (Mustafa Kemal’in kolordu
komutanlarından biri İsmet Paşa, diğeri Ali Fuat Paşa’dır). Bu üç ordu,
Yafa’nın 20 km kuzeyi ile Lut Gölü arasındaki 100 km’lik cepheyi
savunmaktadır.
4. ve 8. Ordular, İngiliz saldırısının daha
başlarında dağıldıklarından tüm yük Atatürk’ün kontrolündeki 7. Ordu’nun
omuzlarına binmiştir.
Atatürk komutayı devraldığında 7. Ordu Nablus’un güneyi ile Şeria Nehri arasında konuşlanmıştır.
Liman
Von Sanders, devasa İngiliz ordusu karşısında ne yapacağını şaşırmış
bir durumda, geriye doğru kaçarak canını zor kurtarmıştır. Geride kalan
orduları toparlamak isteyen Atatürk, bir süre Von Sanders’le irtibat
kuramamıştır. Süratle orduları derleyip toparlayan Atatürk, kimseye
sormadan inisiyatif kullanarak, Türk ordusunu Suriye’nin kuzey sınırına
yakın Halep’e çekmeye başlamıştır. Liman Von Sanders, bu itaatsizliğin
nedenini sorunca Atatürk, “Suriye’nin bir Arap şehri olduğunu, önemli
olanın Türk olan Anadolu’yu savunmak olduğunu” belirtmiştir Bu sırada
Yıldırım Orduları Komutanlığı genel karargahı Adana’ya çekilmiştir.
25
Ekim 1917’de Halep’in güneyinde kanlı çarpışmalar başlamıştır. Bu
sırada bazı Arap aşiretleri de Halep’e girerek Türklere karşı sokak
muharebelerine başlamıştır. Atatürk, adeta tek başına hem İngilizlerle
hem de onların kışkırttığı asi Arap aşiretleriyle savaşarak ordusunu
geri çekmeyi başarmıştır.
Atatürk, Halep’in kuzeyinde Hatay’ı da
içine alan bir savunma cephesi kurmuştur. İngilizler, bu savunma
hattına taarruz etmişler, fakat Atatürk, Katma Muharebesi’ni
kazanarak Arap asilerce desteklenmiş İngiliz ordusunu bozguna uğratmayı
başarmıştır. Böylece 26 Ekim 1918’de I. Dünya Savaşı’nın son savaşı
kazanılmıştır.
Orgeneral Fahrettin Altay Paşa, Atatürk’ün I. Dünya Savaşı’ndaki bu son büyük başarısını şöyle anlatmıştır:
“Filistin
muharebelerinde ordumuz bozuldu. Ordu kumandanı Liman Von Sanders Paşa
kaçtı. Ve zorlukla kendini esaretten kurtardı. Bunun üzerine üç ordu
kumandanı Cevat, Mersinli Cemal ve Mustafa Kemal paşalar enkazı Dera’da
topladılar. Fakat daha kıdemli oldukları halde Cevat ve Cemal paşalar
ordu kumandanlığını Mustafa Kemal’e bıraktılar. Kendileri çekilip
gittiler. Mustafa Kemal ise en buhranlı, en nazik bir zamanda bu
döküntülerden ibaret ordunun kumandanlığını alma cesaretini gösterdikten
başka olabildiği kadar düzenlediği bir ordu ile Halep civarındaki
istila ordusunu durdurmaya da muvaffak oldu ki, bu gerçekten hayrete
şayan bir olaydır.”
Atatürk bu Katma zaferinden sonra “Bir hat tespit ettim ve sınırladım. Kuvvetlerime emir ettim ki; düşman bu hattın ilerisinde geçmeyecek.”
demiştir. Nitekim geçmemiştir de. Bu zafer ile Toros Geçitleri düşmana
tamamen kapatılmıştır. Atatürk, geri çekiliş sırasında Suriye’deki
şimendifer hatları ve yolları iyice tahrip etmiş olduğundan İngilizlerin
ileri birliklerini hızla takviye imkanı da kalmamıştır. İngiliz
birlikleri sadece sahilden ilerleyebilirdi. Türk cephesi, Halep’in beş
km kuzeyindedir. Bundan sonra Atatürk’ün 7. Ordu’su birçok saldırıya
uğramış ama bunların hepsini geri püskürtmeyi başarmıştır.
Bu zafer, Atatürk’ün deyimiyle “Türk süngülerinin çizdiği sınır” olacaktır.
1918’de Atatürk’ün savunduğu o hat, ileride Misak-ı Milli’nin güney sınırı olacaktır. Bu gerçeği anılarında Atatürk şöyle ifade etmiştir:
“Gerek
Erzurum Kongresi’nde gerek Sivas Kongresi’nde Türkiye’nin milli
sınırlarını tespit için ben Türk süngülerinin işaret ettiği bu hattı
esas kabul ettim.
Zavallı Wilson, anlamadı ki, süngü, kuvvet,
şeref ve haysiyetin müdafaa edemediği hatlar başka hiçbir prensiple
müdafaa edilemez.”
Atatürk’ün, I. Dünya Savaşı’nın
sonlarındaki bu Suriye geriye çekilme hareketi ve Halep direnişi,
Anadolu direnişinin, Kurtuluş Savaşı’nın ilk işaretidir.
O, daha Anadolu işgal edilmeden, Anadolu’yu savunmanın hesaplarını yapmıştır.
Kilis’teki Hazırlıklar
Atatürk’ün
7. Ordusu, Katma zaferiyle İngiliz ve Arap kuvvetlerini durdurmuştur.
Ancak bir süre sonra bazı asi Arap çetelerinin ve arkalarında da İngiliz
birliklerinin Müslimiye’den Antep yönüne doğru ilerledikleri bilgisi
alınmıştır. Bunun üzerine 7. Ordu Komutanı Atatürk, bölgede gerekli olan
teşkilatı kurmuş ve Antep’teki komutanlığa gerekli emirleri vermiştir.
Ayrıca Kilis’e, 43. Tümen’den küçük bir müfreze göndererek Kilis’te
kurulacak olan direniş teşkilatının temelini atmıştır. 28 Ekim’de
düşmanın bazı keşif teşebbüsleri ateşle geri püskürtülmüştür. 7. Ordu
İskenderun ve kıyılarla birlikte Reyhanlı, Kırıkhan, Belen, Der el
Cemal, Tel el Rıfat ve doğuya uzanarak genel hattını korumuştur. İki gün
sonra da Antakya ve çevresini sınırın içine almıştır. Ordu karargahı 30
Ekim’de Reco’ya taşınmıştır.
7. Ordu Komutanı Atatürk,
Katma’daki karargaha gelir gelmez erzak durumuyla ilgilenmiş,
depolardaki erzakları denetlemiş, stokların iyi durumda olduğunu
görmüştür. Atatürk buradaki erzak ve malzemenin önemli bir kısmını
direniş için güvendiği yerlerden biri olan Kilis’e nakletmiştir.
Katma’da gerekli tedbirleri aldıktan sonra da Kilis’e gitmeye karar
vermiştir. 28 Ekim 1918’de yaverleriyle birlikte Katma’dan Kilis’e
hareket etmiştir. Atatürk Kilis’e giderken Kilis girişinde nöbet tutan
ve devriye gezen Cemaat-i İslamiye Örgütü’ne mensup gençlerle
karşılaşmış ve onların bu vatanseverliklerinden memnun kalmıştır.
Atatürk, Kilis’te Mevlevi Tekkesi’nde misafir edilmiştir. Burada halkın
ileri gelenleriyle yaptığı toplantıda: “Savaşın henüz bitmediğini, asıl bundan sonra Kurtuluş Savaşı’nın başlayacağını ve ona göre hazırlanmaları gerektiğini” söylemiştir.
Atatürk,
28/29 Ekim 1918 gecesinin bir bölümünü Kilis’te geçirmiştir. Burada bir
taraftan ileri gelenlere direniş düşüncesini aşılamaya çalışırken,
diğer taraftan sürdürülen savunmanın geleceğini ve erzak durumunu
güvenlik altına almak istemiştir. Atatürk ordunun arkasını şehrin
kuzeyindeki dağlara yaslayıp savunma hattını oluşturmaktan söz
ettiğinde, şehrin ileri gelenleri şehrin savaş alanı dışında tutulmasını
istemişlerdir.
Atatürk, Kilis’te gereken milli teşkilatın
temelini oluşturduktan, Antep’teki komutanlığa bu konuda gerekli
emirleri verdikten sonra halka duyurulmak üzere bir bildiri yayınlayarak
Kilis’ten ayrılmıştır. Atatürk bildirisinde; “Kilislilerin
uyanıklığından memnun kaldım. Gençlerimizi silahlandırmakla
gösterdiğiniz yurtseverliği taktir ettim. Bu davranışınızı sürdürünüz” demiştir.
Atatürk,
Kilis’te halka “direniş” düşüncesini aşılamaya çalışmış ve direniş için
gerekecek silahları kendisinin ayarlayacağını belirtmiştir. Örneğin,
Katma İstasyonunda karşılaştığı Ali Cenani Bey’e, “Siz direnişe geçin silahları ben ayarlayacağım!” demiştir.
Ali
Cenani Bey, Antep’in düşman tarafından yağma edildiğini, Türk ordusunun
Adana’ya çekilmesiyle halkın büsbütün düşman elinde kalacağını, bu
nedenle Antep’teki ailesini daha güvenli bir yere götürmeyi düşündüğünü
söylemiştir. Bunun üzerine Atatürk, “Şehrinizde hiç mi adam kalmadı?” diye sormuş ve “Kendinizi savunmanın bir çaresine bakın!”
diye de eklemiştir. Ali Cenani Bey hayretle, “İyi ama, nasıl neyle?”
diye sorunca, Atatürk, Cenani Bey’in gözlerinin içine bakarak, “Teşkilat yapın, kendinizi savunun, ben istediğiniz silahı veririm!” demiştir.
Atatürk’ün
isteğiyle ve yönlendirmesiyle harekete geçen ve Atatürk’ün dağıttığı
silahlara sarılan yurtseverler, özellikle Güney Anadolu’da çok önemli
işler yapmış ve Fransızlar bölgeyi işgal ettiklerinde hemen direnişe
geçmişlerdir.
Mondros’a Tepki
Osmanlı
İmparatorluğu, 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Antlaşması’nı
imzalayarak I. Dünya Savaşı’ndan çekilmiştir. Mondros Ateşkes
Antlaşması’nın çok ağır maddeleri vardır. Örneğin 7. maddede, “İtilaf
devletleri, güvenliklerini tehdit eden bir durumda istedikleri herhangi
bir stratejik bölgeyi işgal edebileceklerdir, 24. maddede ise,
“Doğu’daki altı ilde karışıklık çıkarsa oralar işgal edilecektir…”
denilmiştir Ayrıca, Osmanlı’nın bütün orduları dağıtılacak, bütün ağır
silahlarına el konulacak, bütün yer altı ve yerüstü zenginlik
kaynakları, telgraf hatları, demir yolları, tersaneleri ve tünelleri
İtilaf devletlerinin kontrolüne bırakılacaktır. Gerektiğinde İstanbul da
işgal edilebilecektir.
Atatürk, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın
imzalandığını, Sadrazam ve Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa’nın 31
Ekim 1918 tarihli telgrafıyla öğrenmiş, antlaşmanın metnini ise 3 Kasım
1918’de görmüştür.
Atatürk, 25 maddelik bu antlaşmayı incelediğinde şunları düşünmüştür:
“Bu
antlaşmayı baştan sona incelediğimde bende meydana gelen kanaat şu idi:
Devlet-i Aliye-i Osmaniye bu antlaşma ile kendini kayıtsız şartsız
düşmanlara teslim etmeye razı olmuştur. Yalnız razı olmamış, düşmanların
memleketi işgali için ona yardım da vaat etmiştir. Bu beni çok hazin
düşüncelere sevk etti.”
Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandıktan sonra Osmanlı Hükümeti, komutanlara bu antlaşma konusundaki görüşlerini sormuştur. “Bu mütareke reddedilsin” diyen tek komutan Atatürk’tür.
Atatürk,
antlaşmayı inceledikten hemen sonra, 3 Kasım 1918’de komutası altındaki
2. ve 7. kolordulara gönderdiği bir emirle “Suriye sınırının Osmanlı
Devleti’nin Suriye vilayetinin kuzey sınırı olduğunu, Türklerin
çoğunlukta olduğu bölgelerin esas hat olarak kabul edilmesi gerektiğini,
mütareke şartlarının yeterince açık olmadığını, dolayısıyla yapılacak
işgallere karşı uyanık olunmasını, Toros tünellerini işgal edecek İtilaf
kuvvetlerinin yanına Türk kuvvetlerinin yerleştirilmeye çalışılmasını”
istemiştir.
Atatürk, ayrıca komutasındaki birliklere gönderdiği
emirlerde Mondros’un açık olmayan hükümleri nedeniyle dikkatli
olunmasını istemiştir.
Adana’daki Hazırlıklar
Atatürk,
Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918’de
Adana’ya gelerek Liman Von Sanders’ten Yıldırım Orduları Komutanlığı’nı
devralmıştır. Devir teslim töreni sırasında bir ara Von Sanders, “Bizim
için her şey bitti!” deyince Atatürk, “Savaş müttefikler için bitmiş
olabilir, fakat bizi ilgilendiren savaş, istiklal savaşımız şimdi
başlıyor!” demiştir. Atatürk’ün 31 Ekim 1918’de Alman generalin
gözlerinin içine bakarak söylediği bu sözler, kafasındaki direniş
düşüncesinin en önemli kanıtıdır.
Yıldırım Orduları Grup
Komutanlığı’nı devralan Atatürk, karargahını Şakirpaşa’da Hacı Seyit
Ağa’nın bağ evinde kurmuş, şehir içinde de Muradiye Oteli’nde bir menzil
kumandanlığı oluşturmuştur.
Atatürk, Yıldırım Orduları Grup
Komutanlığı görevine gelir gelmez eldeki dağınık birlikleri derleyip
toparlamaya başlamıştır. Her şeye rağmen kararlıdır! İngilizleri Halep
önlerine mıhlamıştır ve onların daha içerilere girmesine asla izin
vermeyecektir!
Atatürk anılarında, bu konudaki kararlılığını, “Elim
altında bulunan iki ordunun arzu ettiğim tarzda güçlendirilmesi halinde
bütün felaketlere rağmen Türk sesini işittirebileceğim kanaatindeydim.
Bu yolda işe başladım” diyerek ifade etmiştir.
Mondros
Ateşkes Antlaşması’nın bütün ağırlığına, eldeki kuvvetlerin bütün
perişanlığına rağmen Atatürk, büyük bir inançla, “Türk sesini
işittirmeyi” düşünebilmiştir.
Atatürk, bir taraftan emrindeki
kuvvetleri derleyip toparlamaya çalışırken diğer taraftan da düşmanın
Anadolu’ya ayak basmaması için gereken önlemleri almıştır. Atatürk’e kulak verelim:
“Nitekim
mütarekeden hemen sonra Halep ve Katma arasında ordumuzun süngüleriyle
çizmiş olduğu hattı geçmek isteyen İngilizlere karşı derhal süngü ile
karşı koymakta tereddüt göstermedim. Nitekim İskenderun körfezine
yaklaşmak isteyen düşman donanmasına ateş emri verdim.”
Atatürk
dışında Mondros Ateşkes Antlaşması’na açıkça tepki gösteren iki komutan
daha vardır. Bunlardan biri Irak cephesi komutanlarından Ali İhsan
(Sabis) Paşa, diğeri de Kafkas cephesi komutanı Yakup Şevki Paşa’dır.
Atatürk,
bütün gücüyle Türk mevzileriyle İngiliz mevzileri arasındaki boşluğu
doldurmaya çalışmıştır. Bu doğrultuda 31 Ekim’de Reyhaniye’nin, 3
Kasım’da da Antakya’nın işgal edilmesi emrini vermiştir. Aynı gün
bölgedeki askeri ve sivil yöneticilere Suriye’nin boşaltılmasını öngören
bir önerge göndermiş ve Halep nüfusunun dörtte üçünün Arapça konuşan
Türklerden oluştuğunu belirtmiştir.
Atatürk, Adana’da Yıldırım
Orduları Komutanı olduğu kısa sürede bir taraftan elindeki kuvvetleri
organize etmiş, diğer taraftan da yetkilileri uyarmaya ve uyandırmaya
çalışmıştır. Atatürk, Adana’da kaldığı yaklaşık 10 gün içinde Kurtuluş
Savaşı’nın ön hazırlıklarına başlamıştır.
İlk Direniş Yuvaları
Atatürk,
önce 7. Ordu, daha sonra da Yıldırım Orduları Komutanı’yken emrindeki
komutanlara, Anadolu’nun muhtemel işgaline karşı halkı gizlice örgütleme
emri vermiştir.
Atatürk, öteden beri tanıyıp güvendiği yakın cephe
arkadaşlarıyla görüşmeler yapmış, daha o günlerde bir “kurtuluş ekibi”
oluşturmaya çalışmıştır.
Atatürk’ün komutasındaki 7. Ordu’ya bağlı 3.Kolordu’nun komutanı Miralay İsmet (İnönü) Bey, 20. Kolordu’nun komutanı ise Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’dır.
Atatürk daha önce Doğu Cephesi’nde 16. Kolordu Komutanı olarak görev yaptığı sırada da Kazım Karabekir Paşa’yla birlikte çalışmıştır.
İleride
Kurtuluş Savaşı için bir araya gelecek olan bu dört paşadan üçü,
Suriye-Filistin cephesinde 7. Ordu içinde bir araya gelmiştir.
Atatürk, “Anadolu direnişi” düşüncesini ilk olarak Adana’da Ali Fuat ve İsmet Paşalarla paylaşmıştır.
Adana Mülakatı
7.
Ordu Komutanlığı’na vekalet eden Ali Fuat Paşa, İngiliz heyetiyle
yaptığı görüşmelerde İngilizlerin mütareke hükümlerine uymayacaklarını
anlamış, İngiliz isteklerini reddetmiş ve mayın tarama bahanesiyle
İskenderun limanına giren iki İngiliz savaş gemisini İskenderun
körfezinden uzaklaştırmıştır. Ali Fuat Paşa bu olup bitenleri Atatürk’e
iletir iletmez Atatürk, ”Yarın Adana’ya teşrif ediniz. Sizinle mühim şeyler konuşacağım”
diyerek Ali Fuat Paşa’yı Adana’ya çağırıp 6 Kasım 1918’de onunla bir
görüşme yapmıştır. “Adana mülakatı” diye bilinen bu görüşmede Atatürk,
Ali Fuat Paşa’ya birkaç gündür Ahmet İzzet Paşa’yla yaptığı
yazışmalardan söz etmiş, Mondros’un bozulmasından korkan hükümetin
tereddüt içinde olduğunu belirtmiş, ancak Ahmet İzzet Paşa Hükümeti
yerine kurulacak bir hükümetin bu kadar bir varlık bile
gösteremeyeceğini anlatmıştır. Daha sonra da bu zor günlerde Anadolu’yu
savunabilmek için birlikte hareket etmeyi ve ilk aşamada da İç ve Güney
Anadolu’da “direniş yuvaları” oluşturmayı teklif etmiştir.
Ali Fuat Cebesoy, “Milli Mücadele Hatıraları” adlı anılarında bu görüşmeyi ayrıntılı olarak anlatmıştır. Şimdi Ali Fuat Paşa’ya kulak verelim:
“Vardığımız
müşterek kanaat şu idi: İngilizler ve onu takiben diğer itilaf
devletleri mütareke filan dinlemeyecekler, emrivakilerle memleketimizi
işgal edecekler. Türk ordusunun hudut boylarındaki kısımlarını esir
almaya kalkışacaklar veyahut bunları memleket içine sokulmak zorunda
bırakılarak terhisini sağlayacaklardı. Vatanımızı her türlü müdafaa ve
mukavemet vasıta ve imkânlarından mahrum bıraktıktan sonra arzularını
zorla ve baskı ile kabul ettireceklerdi. Musul’un işgali ve İskenderun
hadisesi ve nihayet İngiliz mütareke heyetinin yersiz talepleri bunun
açık birer delili idi. Padişah kendi tahtını düşünecekti.
Mustafa Kemal Paşa:
‘Artık
milletin bundan sonra kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa
etmesi, bizlerin de mümkün olduğu kadar yolu göstermemiz ve bütün ordu
ile beraber yardım etmemiz lazımdır’ dedi ve sonra aynı fikirde olup
olmadığımı sordu.
‘Aramızda tam bir mutabakat var Paşam’ cevabını verdim.
Evet,
artık millet kendi hakkını kendisi arayacaktı. Pek memnun oldular. En
mühim vazifenin şimdi bana düştüğünü, çünkü bugünlerde İngilizlerin bir
baskısı neticesi olarak Yıldırım Ordular Grubu ile muhtemelen 7. Ordu
karargâhının lağvedileceğini (kaldırılacağını), bu takdirde benim 20.
Kolordu’nun başında kalacağımı ve bu sayede ilk müdafaa tedbirlerimi
alabileceğimi hatırlattı. İlk mukavemet (direniş) merkezini Kilikya’da
kuracaktık. Aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktu.”
Görüldüğü
gibi Atatürk, güvenip inandığı çocukluk ve cephe arkadaşı Ali Fuat
Paşa’yı çağırıp ona açıkça “işgallere karşı direnişten” söz etmiş ve
kurtuluşun ilk somut adımını Adana’da atmıştır.
Atatürk, Ali Fuat Paşa’nın da aynı fikirde olduğunu görünce, “Artık
milletin bundan sonra kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa
etmesi, bizlerin de mümkün olduğu kadar yolu göstermemiz ve bütün ordu
ile beraber yardım etmemiz lazımdır” demiştir. Atatürk’ün
bu sözleri, onun “kurtuluş” için bir halk hareketi başlatmayı
planladığını göstermektedir. Atatürk, daha 4 Kasım 1918’de “Milletin kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa etmesinden”
söz etmektedir ki, bunun iki anlamı vardır: Birincisi, işgallere karşı
halkı harekete geçirmek, yani Kuvayı Milliye’yi başlatmak… İkincisi de
saltanatı yıkarak yerine ulusal egemenliğe dayalı bir düzen kurmak…
Şevket Süreyya Aydemir, Atatürk’ün bu sözlerini değerlendirirken, “Bence bu sözler yeni bir yolculuktan haber verir” demiş ve şöyle devam etmiştir:
“Hâlbuki
Mütareke’nin henüz beşinci günüdür. Mütareke metnini eline alalı henüz
iki gün olmuştur. O gün karargâhına iki İngiliz heyeti gelmiştir. Demek
ki devlet artık yenilmiştir. Ama o gene de hem milletten hem ordudan
bahseder. Fakat millet nerede? Ordu nerede? Millet çökmüştür, açtır,
perişandır. Yaralı da değil ölüm halindedir. Hele harbin, savaşın artık
sözünü bile işitmek istemez. Milleti teşkil eden şehirlerde,
kasabalarda, köylerde yaşayan Türklerin, adını sanını bile duymadıkları
cephelere yıllardan beri yolladıkları çocuklarından geriye zaten ne
döndü ki? Geriye ne dönecek ki? Hiç! Ama bir adam var. Bu adam Mustafa
Kemal’dir.”
Atatürk’ün Ali Fuat Paşa’ya “20. Kolordu’nun başında kalacağını bu sayede ilk savunma tedbirlerini alabileceğini”
söylemesi de çok anlamlıdır. Çünkü Atatürk, 20. Kolordu’nun
dağıtılmayacağını tahmin etmiş ve haklı çıkmıştır. Gerçekten de kısa bir
süre sonra, Yıldırım Orduları ve 7. Ordu dağıtılmış ama 20. Kolordu’ya
dokunulmamıştır ve bu ordu Kurtuluş Savaşı yıllarında çok önemli bir
işlev görmüştür.
Ali Fuat Paşa, Atatürk’le ortaklaşa verdikleri
kararı hemen uygulamaya başlamış, böylece Kurtuluş Savaşı’nın “ilk
direniş yuvaları” Adana’da kurulmuştur.
Atatürk’ün direktifleri doğrultusunda o günlerde Kilikya bölgesinde “direniş için” ne gibi çalışmalar yapıldığını yine Ali Fuat Paşa anılarında şöyle anlatmıştır:
“Adana
bölgesinde ilk iş olarak ordunun subay ve erat kadrosu jandarmaya
kaydırıldı. Bunların, silah, araç ve gereçleri de tamamlandı. Bunun
önemli nedeni şudur: Ateşkes Antlaşması’na göre jandarma örgütü
bulunduğu bölgede kalabilirdi. Fakat ordu kısımları görevlerinden alınıp
terhis ediliyor ve evlerine, köylerine gönderiliyordu. Bir işgal emri
karşısında Adana bölgesinin önemli yerlerinde direniş yuvaları
hazırlandı.”
Özetlersek:
-Ordunun terhisini engellemek için subay ve erler jandarma yapılmıştır.
-Ordunun silah ve araç gereçleri tamamlanmıştır.
-Adana bölgesinde direniş yuvaları hazırlanmıştır.
Halka Silah Dağıtılması
Atatürk, güvendiği subaylara, “Çete savaşları için hazırlanın”
emri vermiştir. “Düşmanın Anadolu topraklarına sokulmasını önlemek
için çeteler kurmak gerekecekti. Mustafa Kemal geleceği göz önünde
tutarak İç Anadolu’da direniş merkezleri olabilecek Antep ve Maraş gibi
yerlere silah dağıttı. Bunlar gereğinde kullanılmak üzere gizlice depo
edilecekti.”
Antep ve civarındaki halka gizlice silah dağıtan
ve halkı örgütlemeye başlayan Atatürk, bu yöndeki çalışmalarıyla “Milli
Mücadele’nin şerefli birer sayfası olan Maraş ve Antep savunmalarının
daha o tarihte temelini atmış oluyordu”. Gerçekten de Atatürk’ün gizlice
iç ve güney Anadolu’ya dağıttığı bu silahlar, özellikle güney
cephesindeki çatışmalarda çok işe yaramıştır.
Antep ve Maraş
direnişinin altından da Atatürk’ün gizli çalışmalarının çıkması,
Cumhuriyet tarihi yalancılarını fena halde rahatsız edecektir kuşkusuz!
Adana’daki Direniş Toplantıları
Atatürk,
sadece askerlere değil sivillere de direniş düşüncesini aşılamaya
çalışmıştır. Atatürk, Adana’ya geldiği günden beri halkala çok yakın
ilişkide bulunmuş ve ufuktaki tehlike konusunda halkı uyarmaya ve
uyandırmaya çalışmıştır. Bu çerçevede Adanalı aydınlarla ve Adana
çevresinden, Adana sancaklarından gelen temsilcilerle görüş
alışverişinde bulunmuştur. Adana’da “Anadolu direnişi” konusunda görüş
alışverişinde bulunduğu bazı aydınlar şunlardır: Ramazanoğlu Suphi Paşa,
Ramazanoğlu Kadri, Nalbantzade Ahmet Efendi, İbrahim Rasıh, Ramazanoğlu
Hoca Mücteba, Bağdadizade Kadri Efendi, Gergerli Ali Efendi,
Mısırlızade Avukat Ahmet Efendi, Dıblanzade Fuat.
Bu
görüşmelerde, doğrudan düşman tarafından yapılacak saldırılara karşı
şehrin nasıl savunulacağı konuşulmuştur. Görüşmeler sonrasında
Atatürk’ün isteği doğrultusunda Torosların Gülek Boğazı bölümüne ve
Misis’e istihkamlar yaptırılmıştır.
Atatürk Adana’da kaldığı on gün içinde akıl almaz bir tempoda hareket ederek gizli-açık çok sayıda toplantı yapmıştır.
Atatürk, Adana’da 5 Kasım 1918 tarihinde Muradiye Oteli’nin büyük salonunda Adanalılar tarafından verilen bir akşam yemeğinde yaptığı konuşmada: “Bu
memleketin kurtulacağını, henüz ümitlerin sönmediğini, bunun için
mücadele edeceğini, Türk milletinin ve ordusunun kendi vatanını ve
istiklalini koruyabileceğini” açıklamıştır.
Adanalı
aydınlarla ve ileri gelenlerle yaptığı toplantılar dışında, bir kısım
halkla “Tırpanilerin evi” olarak bilinen Kırmızı Konak’ta görüşmeler
yapmıştır.
Atatürk, bir hafta boyunca yaptığı görüşmeler
sonrasında “direniş” düşüncesini benimseyen kişileri 8 Kasım 1918’de
Şakir Paşa’daki Aliye Hanım’ın (Yerdelen) evinde toplantıya çağırmıştır.
Atatürk’ün yöre eşrafıyla yaptığı bu toplantı Kurtuluş Savaşı’nın ilk
somut adımlarından biridir. Tarihçi Süleyman Hatipoğlu’nun dediği gibi
“Mustafa Kemal Milli Mücadele’yi fikren bu binada kararlaştırmıştır.”
Aliye
Hanım’ın evinde yapılan bu toplantıya katılanlar şunlardır: Fırka
Komutanı Nihat (Anılmış) Paşa (Daha sonra 2. Ordu Komutanı), Ceyhan
Askeri Fırka Komutanı Remzi Bey, Levazım Fırka Reisi Avni (Doğan),
Askeri İmalathaneler Müdürü Ahmet Remzi, Nalbantzade Ahmet, Ramazanoğlu
Kadri, İsmail Safa (Özler), Mücavirzade Mustafa Efendi, Merkez Komutanı
Hulusi (Akdağ) ve diğer bazı kişiler…
Atatürk, bu kişilerle
Adana’nın ve ülkenin içinde bulunduğu son durumu görüşmüş ve 10 Kasım’da
Adana’dan ayrılacağını belirterek, düşman gelince ne yapacaklarını
sormuştur.
Ülkenin durumunu iyi görmediğini, İtilaf devletleriyle
yapılan mütareke hükümlerine bu devletlerin uymayacaklarını, daha ağır
şartlar altında ülkeyi ezeceklerini, bu nedenle büyük felakete maruz
kalan yerlerden birisinin de Adana olacağını ve Adana’nın büyük zayiata
uğrayacağını söylemiştir. Olacakları olanca açıklığıyla Adanalılara
önceden söyleyen Atatürk, bu felaketten kurtulmak için yapılması gerenleri de şöyle sıralamıştır:
“Şimdiden
işgal kuvvetlerine karşı koymak ve hazırlıkta bulunmak için bir
teşkilat kurun, uygun yerlere siperler kazın, gereken silah ve malzemeyi
ben temin edeceğim…”
Görüldüğü gibi Atatürk
Samsun’a çıkmadan çok önce, 8 Kasım 1918’de Anadolu direnişini Adana’da
örgütlemeye başlamıştır. “Bu toplantı esnasında Mustafa Kemal’in
kafasında vatanın nasıl kurtarılacağına dair bir strateji oluşmuş ve bu
stratejiyi halkla konuşarak daha da geliştirmiştir.”
Bu
toplantıda Ahmet Remzi Bey, “Paşa! Biz bu topraklarda doğduk. Bu
topraklarda ölmesini de biliriz. Nihat Paşa’ya emir ver, bize silah
bıraksın” demiş, Mücavirzade Mustafa Efendi ise, “Paşam, öldürmeden
ölmeyeceğiz” demiştir.
Atatürk’ün Anadolu direnişinin
gerekliliğinden söz ettiği, düşman işgaline karşı yapılacakları
sıraladığı o toplantıya katılan varlıklı kişiler de bütün maddi ve
manevi güçlerini fedaya hazır olduklarını belirterek sonuna kadar
direneceklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine elinde gümüş kırbacı ve
ayağında portakal rengi çizmeleriyle Atatürk,
salonda iki sıra halinde dizilmiş oturan grubun arasında, düşünceli,
ama kararlı bir yüz ifadesiyle gidip gelirken şunları söylemiştir:
“Evet, evet… Bu topraklarda düşman çizmesi gezemeyecek ve bu millet esir olmayacak!”
Toplantıya
katılanların umutsuz olmamaları ve düşmanla mücadele etmeye kakarlı
görünmeleri Atatürk’ü çok sevindirmiştir. Ancak, o gün o toplantıdaki
kakarlılık ve cesaret sonraki günlerde pek fazla etkisini
göstermemiştir. Bu durumu Abdülgani Girici şöyle açıklamaktadır:
“Ne
var ki, o zamanki zihniyeti ve harbin meydana getirdiği dört yıllık
ıstırap memleketi bitkin bir hale getirdiğinden kimsede bu sözü
dinleyecek hal kalmamıştı. Canından bezmiş bu topluluğu harekete
geçirmek kolay olmayacaktı. Mustafa Kemal’in tavsiyesine rağmen pek
hareket gözükmedi…”
Ancak, yokluk, yoksulluk ve psikolojik
nedenlerden dolayı ilk zamanlarda sessiz kalan bölge halkı, özellikle
Fransız işgallerinden sonra, Atatürk’ün tavsiyeleri doğrultusunda, yine
Atatürk’ün dağıttığı silahlarla direnişe geçerek düşmanı etkisiz hale
getirmeyi başarmıştır.
Görüldüğü gibi Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı
İstanbul Şişli’deki o meşhur evden önce, Adana’daki Kırmızı Konak’ta ve
Aliye Hanım’ın Evi’nde planlamış ve örgütlemeye başlamıştır.
(Soldaki foto)Adana Kırmızı Konak: Tırpanilerin evi olarak da bilinen bu konakta Atatürk yöre eşrafıyla bir toplantı yapmıştır.
(Sağdaki
foto) Adana Şakirpaşa’da Aliye Hanım’ın Evi: Atatürk bu evde 8 Kasım
1918’de yöre eşrafıyla bir toplantı yaparak Milli Mücadeleyi fikren bu
binada kararlaştırmıştır.
İlk Silahlı Direniş: İskenderun Saldırısı
Anlaşma
gereği İskenderun Körfezi ve çevresindeki mayınlar 1918 Kasım ayı
başından itibaren İngiliz-Fransız mayın tarama gemilerince temizlenmeye
başlanmıştır. Ancak İtilaf devletlerinin asıl niyetinin bölgeyi işgal
etmek olduğu birkaç gün içinde ortaya çıkmıştır. İtilaf devletlerinin
çok stratejik bir konumdaki İskenderun’u işgal etmek istedikleri
anlaşılmıştır.
İtilaf devletleri 4 Kasım 1918’den itibaren
İskenderun’u işgal etmekten söz etmeye başlamışlardır. Ancak Atatürk,
emrindeki 7. Ordu, 3. Kolordu ve 41. Tümen Komutanlığı’na 5. Kasım
1918’de çektiği telgrafta İskenderun Körfezi’nden çıkarma yapmaya
kalkışacak İngiliz kuvvetlerine ateşle karşılık verilmesini istemiştir.
Atatürk’ün bu emri üzerine 41. Tümen topçu birlikleri
İskenderun Körfezi’ne bakan sırtlarda, körfeze girecek düşman donanma ve
çıkarma araçlarına ateş edecek biçimde mevzilenmişlerdir. Ayrıca 3.
Kolordu topçusuyla da güçlendirilmişlerdir.
Atatürk, 6 Kasım
1918’de Başkomutanlık Erkan-ı Haribiye Başkanlığı’na çektiği telgrafta
çıkarma teşebbüsü karşısında, ateşle karşılık vereceğini hem İngiliz
kumandanlığına hem de Sadrazam ve Başkumandan Erkan-ı Harbiye Reisi
Ahmet İzzet Paşa’ya bildirmiştir.
Atatürk’ün bu karalı tutumu karşısında İngilizler Osmanlı hükümetini sıkıştırmaya başlamışlardır.
Bazı
kaynaklara göre, örneğin 7. Ordu Harekat Şubesi’nde görev yapan
subaylara göre İngiliz ve Fransız donanma ve çıkarma birlikleri körfeze
girdiklerinde 41. Tümen uyarı ateşi yapmıştır. Bazı kaynaklara göre,
örneğin, bir gün sonra, 7 Kasım 1918’de Atatürk tarafından Ahmet İzzet
Paşa’ya cevabi telgrafta İngilizler bir çıkarmaya yeltenmediklerinden
ateş edilmesine gerek kalmamıştır.
Ancak belgeler dikkatle
incelendiğinde 6 Kasım 1918’de İskenderun Körfezi’ne girmeye çalışan
İngiliz-Fransız çıkarma birliklerine Türk topçusu tarafından ateşle
karşılık verildiği anlaşılmaktadır.
“7. Ordu Karargahı’nın
hareket şubesinde o zaman genç bir subay (yüzbaşı) olarak görev yapmış
olan Muzaffer Ergüder’in Samet Kuşçu’ya anlattıklarına ve not
ettirdiklerine göre uyarı niteliğindeki topçu ateşi yapılmıştır. 6 Kasım
1918 günü İskenderun Körfezi’ndeki bu ateş ve direniş sonucunda düşman
donanması körfezden uzaklaştırılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, kişisel
dostlukları bulunan, saygı ve sevgi duyduğu Ahmet İzzet Paşa’yı daha
fazla kırmamak, gücendirmemek için ve amaca da vardığı için cevabi
telgrafında ‘Ateş edilmesine hacet kalmamış ve buna göre birlik
komutanlarına yeniden emir verilmiştir’ diye bildirerek konuyu kapatmak
istemişti.”
Enver Behnan Şapolyo, bu olayı “ilk kurşun sesi” olarak
adlandırmıştır. Samet Kuşçu’nun anlattıklarına bakılacak olursa Kurtuluş
Savaşı’nın ilk silahlı direnişi 6 Kasım 1918’deki İskenderun Körfezi
saldırısıdır.
“Kurtuluş Savaşımızın eşsiz mimarı, eşsiz komutan
Mustafa Kemal Paşa’nın emri ile gerçekleşen bu kutsal direniş ilk
olandır. O tarihte zaten anayurdun hiçbir köşesine henüz düşman ayağı
değmemiş ve işgal başlamamıştır. Milli direniş ve karşı koyma düşünce ve
kararı, hiçbir bölgede meydana gelmiş değildir. Milli direnme ve karşı
koyma, herkesten ve her yerden önce Mustafa Kemal Paşa’nın kafasında,
yüreğinde ve ruhunda kıvılcım alıp alevlenmiştir.”(SİNAN MEYDAN'DAN ALINTILAR BULUNMAKTADIR)
Daha sonra da 19 Aralık 1918’de Dörtyol Karakese köyünde İtilaf devletlerine karşı ilk silahlı halk direnişi gerçekleşmiştir.
***
Atatürk, ilk kurtuluş planlarını Adana’da yapmış, ilk direniş hazırlıklarını Adana’da başlatmıştır.
“Zaten
Mustafa Kemal o tarihlerde bu amaca uygun bir şekilde emrindeki
Yıldırım Orduları Grubu ile Musul cephesindeki 6. Ordu kıtaları içinde
bu ordunun komutanı ile haberleşerek imkan ölçüsünde gereken tedbirleri
aldırmıştır. Bu ordulara bağlı kuvvetleri, Torosların üst tarafına, İç
Anadolu’nun muhtelif yerlerine ihtiyaca göre dağıtmak ve yerleştirmek,
fazla silah ve yedek cephanelerle lüzumlu harp malzemesini güvenilir
yerlere taşıtmak için planlar hazırlamaya ve ilgili komutanlara emirler
ve direktifler vermeye başlamıştır. Elindeki kuvvetleri, geçirdikleri
bütün badirelere rağmen gerçek bir ordu haline getirmek, düzenlemek ve
takviye etmek, gerekince bu kuvvetlerle Türk’ün hak ve istiklalini
korumak istemiştir.”
İşte bütün bu hazırlıklar nedeniyledir ki, Prof Dr. Stanford Shaw, “Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye” adlı kitabında “İşgalin ilk günlerinde Mustafa Kemal Kilikya’dayken direniş başlatmıştı.” diyerek Türk Kurtuluş Savaşı’nın Kasım 1918’de Adana’da Atatürk tarafından başlatıldığını ileri sürmüştür.
Stanford
Shaw,’u, Atatürk’ün yaveri Cevat Abbas Gürer de doğrulamıştır. Cevat
Abbas, anılarında Atatürk’ün kafasında “Anadolu’da bir direniş başlatma
düşüncesinin” Halep’te (1917) ortaya çıktığını, Adana ‘da ve
İstanbul’da biçimlendiğini belirtmiştir:
“Atatürk’ün Türk
milletinin istiklali için beslediği düşünceler çok eski idi. Hatta Harp
Akademisi’nin sıralarında başlamıştır. Fakat onun Türkiye’yi yeni
varlığı ile istiklaline kavuşturması için fiili mücadeleye girişmesi
önce Halep’te başlamış, Adana’da İstanbul’da devam etmiş, Samsun’da,
Amasya’da tatbikata başlamış, Lozan Konferansı’nda hakikat sahasına
ulaşmıştır.”
Kurtuluş Savaşı’nın Samsun’dan önce Adana’da başladığını ileri sürmek abartılı bir değerlendirme olmasa gerekir.
Nitekim Atatürk bu gerçeği 15 Mart 1923’teki Adana seyahatinde Türk Ocağı’nda şöyle dile getirmiştir: “…
Acı günlere ait olmakla beraber bu memlekete ait kıymetli bir hatırayı
yad etmek isterim. Efendiler bende bu vakayiin ilk hissi teşebbüsü bu
memlekette, bu güzel Adana’da vücut bulmuştur. Suriye felaketini takip
eden Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı ile buraya gelmiştim. O zaman
memleket ve milletin nasıl bir atiye sürüklenmekte olduğunu görmüştüm ve
buna mümanaat için derhal teşebbüsatta bulunmuştum. Fakat o zaman için
bu teşebbüsümü müsmir kılmak mümkün olmadı. (…) Bana milletin halası
yolunda ilk teşebbüs hissinin bu mukaddes topraklardan gelmiş olması
hasebiyle, hemşerisi olmakla mübahi olduğum bu toprakları tebcil
ederim.”
Bu durumda, “Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk’ten önce ben başlattım” diyen Kazım Karabekir Paşa’nın iddialarının da çok gerçek dışı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü, anılarında "19 Nisan 1919'da Samsun'a çıktım"
diyerek aklınca Atatürk'ten önce Anadolu'ya geçip Kurtuluş Savaşı'nı
başlattığını ima eden Karabekir, anlaşılan Atatürk'ün Nisan 1919'dan tam
6 ay önce, Kasım 1918'de Anadolu'da "Adana-İskenderun ve Kilis
hattındaki" çalışmalarıyla Kurtuluş Savaşı'nın alt yapısını
hazırladığını "unutmuşa" benzemektedir!... Ayrıca bu gerçeği sadece o
değil bugün onu istismar edip Atatürk'e saldıran Atatürk düşmanlarının
da unuttukları anlaşılmaktadır!
Atatürk, Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği raporlarda (telgraflarda) ülkenin içine düşürüldüğü durumu anlatmış ve kafasındaki silahlı direniş düşüncesinden söz etmiştir.
Bu raporlar, bir vatanseverin gerektiğinde kişisel çıkarlarını, rütbesini, makamını kısaca her şeyini bir kenara iterek doğru bildiği yolda sonuna kadar mücadele etmesi gerektiğini göstermektedir.
Atatürk’ün, Sadrazam İzzet Paşa ile yazışmalarına tanık olan Cevat Abbas (Gürer) bu konuda şu değerlendirmeyi yapmıştır:
“Atatürk’ün, Kilikya’yı ve Kilikya sınırlarını dahi bilmeyecek kadar gaflet göstermiş olan Sadrazamla Adana’dan makine başında saatlerce süren haberleşmesine şahit olmuştum.
Atatürk… Sadrazam Mareşal İzzet’i, devletin bulunduğu durum hakkında aydınlatmaktan kendisini alamıyordu. Fakat her defasında aldığı cevaplar pek sudan ve aldatıcı idi.”
Atatürk, her türlü çabasına rağmen Osmanlı yöneticilerini bir türlü gaflet uykusundan uyandıramamıştır.
Atatürk, bir kere daha haklı çıkmıştır: Mondros’un mürekkebi daha kurumdan ilk işgaller başlamıştır, ama artık çok geçtir…
Atatürk’ün 1-8 Kasım 1918 tarihleri arasında Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği raporlar Anadolu direnişine yönelik kayda geçirilmiş ilk ve tek resmi belgelerdir. Bu raporlarda Atatürk, açıkça İngilizlere karşı silahla karşı koymaktan söz etmiştir. Atatürk’ün bu raporlarından yükselen “isyan ateşi” Kurtuluş Savaşı’nın ilk kıvılcımıdır.
İşte o raporlardan bazı bölümler:
1. Mütareke şartlarının ikinci maddesinin harfiyen uygulanması doğal ise de bu münasebetle karaya asker çıkarmaya dair mütarekede bir kayıt bulunmadığından müsaade edilmemiş ve görüşme memurları dönüp geldikleri gemiye gitmişlerdir.
2. İskenderun’da İngilizlerin karaya çıkmasının gerekirse ateşle önlenmesini emrettiğim arz olunur.
3. Çok ciddi ve samimi olarak arz ederim ki, mütareke şartları arasında yanlış anlamaları giderecek tedbirleri almadan orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak, İngilizlerin ihtiraslarının önüne geçmeye imkan kalmayacaktır.
4. İskenderun’a her ne sebep ve bahane ile asker çıkarmaya teşebbüs edecek İngilizlerin ateşle engellenmesini… emrettim.
5. İngilizlerin aldatıcı muamele, teklif ve hareketlerini İngilizlerden fazla haklı ve nazik gösterecek ve buna karşılık gönül alıcı emirleri uygulamaya yaradılışım elverişli değildir.
6. Bugün Payas-Kilis hattına kadar olan toprakları isteyen İngilizlerin, yarın Toros’a kadar olan Kilikya mıntıkasını ve daha sonra Konya- İzmir hattının işgali lüzumu teklifinin birbirini kovalayacağı ve sonunda ordumuzun kendileri tarafından sevk ve dairesi ve hatta Osmanlı Bakanlar Kurulu’nun Britanya Hükümeti tarafından seçilmesi lüzumu gibi tekliflerin karşısında da kalmak uzak bir ihtimal değildir.
7. Ben ne durumda bulunursam bulunayım, doğru olduğuna inandığım ve gerekenlere duyurulmasını yurt selameti icabı kabul eylediğim kanaatlerimi bildirmekten nefsimi alıkoymaya muktedir değilim.
Özetlemek gerekirse bakın ne diyor Atatürk:
-İngilizlerin karaya asker çıkarmalarına izin vermedim!
-İngilizler İskenderun’a çıkarsa ateşle karşılanmalarını emrettim!
-Orduları terhis edersek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğersek onların ihtiraslarının önüne geçemeyiz.
-İngilizlere nazik davranmaya yaradılışım elverişli değildir!
-İngilizlerin isteklerine karşı çıkmazsak, ordumuzun yönetilmesini ve hatta Osmanlı Bakanlar Kurulu’nun seçilmesini bile İngilizlere bırakmak zorunda kalırız.
-Hangi şartta olursam olayım, yurt selameti için doğru bildiklerimi söylemekten nefsimi alıkoymam!
Mondros’un hemen ertesinde açıkça düşmanla silahlı mücadeleden söz eden ve bu düşüncesini yetkililere gönderdiği raporlarla belgeleyen tek adam Atatürk’tür. Şevket Süreyya Aydemir’in dediği gibi:
“Yeni devlete çıkan yolun ilk ve en dumanlı işaretleri, sanıyorum ki Mustafa Kemal’in 1 Kasım 1918 ile 7 Kasım 1918 arasında Adana’da geçen 7 günlük Yıldırım Ordular Grubu Kumandanlığı zamanındaki buhran günlerinden başlar”
Bütün bu gerçekleri tarih ayan beyan kaydetmiş olmasına karşın, öteden beri Atatürk’e saldıranlar, “Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk başlatmamıştır! Atatürk Kurtuluş Savaşı’na sonradan katılmıştır!” ve hatta “Atatürk İngilizlerin ajanıdır!” demek için, Atatürk’ün 1-8 Kasım 1918’de Adana’dan Osmanlı Sadrazamı ve Harbiye Nazırı Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği bu raporları görmezden gelmişlerdir.
Müsaade Edin Vatanıma Hizmet Edeyim
Atatürk’ün uyarılarına kulak tıkayan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, 8 Kasım 1918’de istifa etmiştir. 9 Kasım 1918’de İngiliz ve Fransız kuvvetleri İskenderun’u işgal edip şehre törenle bayrak çekmişlerdir.
10 Kasım 1918’de Yıldırım Orduları Grubu kaldırılarak Atatürk İstanbul’a çağrılmıştır. Atatürk, bu çağrıyı yapan Ahmet İzzet Paşa’ya, son bir umutla şöyle seslenmiştir:
“Orduları dağıtalım, fakat unvanı koruyalım… Müsaade edin, en ufak bir müfreze halinde dahi olsa, bu unvanla ben onun kumandanlığıyla yetinir ve vatanıma hizmet ederim” Atatürk’ün bu isteğine Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın yanıtı sert olmuştur: “Siz mağlup devletimize karşı bütün mağlup devletleri tekrar tahrik ve devletimizin temellerini tahrip mi etmek istiyorsunuz?” Zavallı İzzet Paşa, ortada bir devletin kalmadığını görememiştir.
Burada ister istemez insanın aklına, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa ve diğer Osmanlı yöneticileri Atatürk’ün raporlarını dikkate alsalardı ve Yıldırım Orduları Grubu’nu dağıtmayarak Atatürk’e hareket serbestliği tanısalardı acaba İngilizler ve Fransızlar Anadolu’ya ayak basabilir miydi? diye sormak geliyor. Bence eğer Osmanlı yöneticileri biraz cesur olabilseler, biraz düşmanlarını tanısalar ve biraz da Çanakkale kahramanına güvenselerdi, Atatürk Anadolu’nun işgaline engel olabilirdi. Ama onlar Atatürk’ün aksine İngilizlerin merhametine, İngilizlerin centilmenliğine sığındılar!
Bir askeri strateji deha olan ve bunu daha önce Çanakkale’de, Muş ve Bitlis’te ve Suriye geri çekilişinde gösteren Atatürk, I. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, Kasım 1918’de Kilis, İskenderun ve Adana’da yaptığı çalışmalarla Anadolu’nun işgalini önlemeye karalı olduğunu göstermiştir. Dahası İngiliz-Fransız çıkarma birliklerinin İskenderun’u işgal etmelerini önleyerek gerçekten Anadolu’nun işgalinin engellenebileceğini kanıtlamıştır.
Atatürk Kilis, İskenderun, Antep ve Adana’da aldığı önlemlerle ve yaptığı hazırlıklarla gerçekten de Anadolu’nun işgalini önleyebilirdi. Çünkü İtilaf devletleri; İngiltere, Fransa ve İtalya savaş yorgunuydu ve aralarında çıkar çatışmaları vardı. Düşmanlarını çok iyi tanıyan Yıldırım Orduları Komutanı Atatürk “Anadolu’nun İşgali Önleme Projesi” çerçevesinde aldığı önlemelerle işgale izin vermezdi. İngiltere ve Fransa Anadolu’ya çıkamayınca, Yunanların İzmir’i işgal edecek ne cesaretleri ne de uluslararası destekleri kalırdı. Ama olmadı.
Osmanlı hükümeti, Atatürk’ün cesaretini ve kararlılığını değil, İngilizlerin ve Fransızların baskısını, blöfünü dikkate alarak Atatürk’ün görevine son verip onu İstanbul’a çağırdı.
Atatürk, 10 Kasım 1918’de Adana’dan bir terenle İstanbul’a hareket etmiştir.
11 Kasım 1918’de Tevfik Paşa Hükümeti kurulmuştur.
13 Kasım 1918’de İstanbul İtilaf devletlerince fiilen işgal edilmiştir. Aynı gün öğlen saatlerinde Atatürk de İstanbul’a gelmiştir.
Yarım Kalan Hesap
Atatürk, Adana’daki direniş çalışmalarının yarım kalmasına çok üzülmüş, özellikle İskenderun’un ve Hatay’ın işgal edilmesini hayatı boyunca hiç unutamamıştır. Çünkü gerçekten de 1918 de Adana ve İskenderun civarındaki savunma hattıyla ve direniş planlarıyla düşmanı durdurabileceğine inanmıştı. Ancak hükümet buna izin vermemişti. İşte o günden beri Adana, İskenderun ve Hatay Atatürk’ün içinde bir uhde olarak kalmıştır. Özellikle Hatay’ın bir türlü düşman işgalinden kurtarılmaması Atatürk’ü derinden yaralamıştır. Nitekim 1937 yılında Hatay meselesinin gündemde olduğu günlerde Hasan Rıza Soyak’a, 1918’de yarım kalan işini tamamlamaktan, bölgeye giderek Hatay için mücadele etmekten söz etmiştir:
“Mondros Mütarekesi imzalandığı zaman İngilizler İskenderun’a asker çıkarmaya kalkıştılar. Oysa orası Mütareke sınırı dışındaydı.Askerlerime ateşle karşılık vermelerini emretmiştim. İskenderun ve Antakya havalisi Türk elidir. Bu sınırı korumak istiyordum. Ama İstanbul hükümeti beni geri çekti. Hatay İngiliz ve Fransızlar tarafından işgal edildi. Ondan sonra da geri almayı başaramadık. Bu nedenle Hatay’a şahsi davam olarak bakıyorum. Sözünü ettiğim bir durumda tutacağım yolu çoktan kararlaştırmış bulunuyorum.
Cumhurbaşkanlığından, milletvekilliğinden istifa edeceğim serbest bir Türk vatandaşı olarak, bu işte çalışan arkadaşlarla birlikte Hatay topraklarına geçeceğim. Bildiğin gibi bunun emin yolları var. Oradaki mücahitlerle ve anavatandan bize katılacak kuvvetlerle sorunu yerinde ve içten halledeceğim. İsterse Türkiye hükümeti, beni ve arkadaşlarımı asi ilan eder, hakkımda soruşturma da açar. Ben Fransızların Suriye ve Lübnan’a kolayca bağımsızlık vereceklerini sanmıyorum. Biz hareketimizi oralara da yayarak Suriye ve Lübnan’ın gerçek bağımsızlıklarını da sağlayabiliriz. Ama göreceksin dava yakında istediğimiz gibi çözülecektir.”
ANADOLU’YA GİZLİ GEÇİŞ PLANI
Atatürk, 13 Kasım 1918’den 16 Mayıs 1919’a kadar işgal İstanbul’unda kalarak “gizli kurtuluş planları” yapmıştır. Atatürk’ün işgal İstanbul’undaki gizli kurtuluş planlarından en ilginç olanı, birkaç arkadaşıyla birlikte Gebze-Kocaeli yolundan gizlice Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak biçimindedir. Atatürk resmi yollarla Anadolu’ya geçme fırsatı yakalayınca uzun bir süredir üzerinde çalıştığı bu gizli geçiş planından vazgeçmiştir.
İşte o planın öyküsü:
Atatürk, özellikle 1919 Ocak ayının ortalarından itibaren Anadolu’ya geçmeyi düşünmekte ama bunun ne şekilde, nasıl ve hangi yolla yapılacağını bilmemektedir. Aklına gelen ilk yol, gözünü budaktan esirgemeyen bazı eski İttihatçılarla temas kurup, onların korumaları altında gizli bir şekilde İstanbul’dan Anadolu’ya geçmektir. Atatürk, İstanbul’da aylarca bu gizli geçiş planı üzerinde çalışmıştır.
Atatürk, bu planını sonradan, “Uygun bir zaman ve fırsatta İstanbul’dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içlerine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek” olarak açıklamıştır.
Atatürk, bu “basit tertip” işini önce güvendiği bir arkadaşıyla paylaşmıştır. Atatürk’ün İstanbul Şişli’deki evinde düzenlediği gizli toplantıların katılımcılarından olan bu kişi, Harbiye Bakanlığı Müsteşarı İsmet (İnönü) Paşa’dır.
Atatürk, İsmet İnönü Görüşmesi
Atatürk, Anadolu’ya geçiş düşüncesini ilk olarak İsmet Paşa’ya açmıştır. 15 Ocak 1919’da, İsmet Paşa’yı Şişli’deki eve çağırmış ve ona, “Hiçbir sıfat ve yetki sahibi olmaksızın Anadolu’ya geçmek ve orada milleti uyandırmak, kurtuluş çareleri aramak için en uygun bölge ve beni o bölgeye götürecek en kolay yol hangisi olabilir?” diye sormuştur.
Olayın ayrıntılarını Atatürk’ün anılarından takip edelim:
“Bir gün İsmet Bey’i davet ettim. Şişli’deki evimde beni yalnız bulan İsmet Bey, ‘Gene ne var?’ dedi. Soru sorarken gözlerinin içi, yüksek zekâsı ve güven veren neşesi ile gülüyordu. ‘Ne haber?’ dedim. ‘Tahmin edeceğin gibi’… ‘Şuradan bana bir Türkiye haritası bulup masaya açar mısın, üzerinde konuşacağım.’ İsmet Bey haritayı bulup açtı. Fazla olarak daima cebinde taşıdığı pergeli de çıkardı. Latife ettim: ‘Henüz pergellik bir şey yok. Biraz pergelsiz görüşelim…’ ‘Ne yapacaksınız?’ diye sordu. Bu münasebetle söyleyeyim ki benim en iyi anlaştığım dostlarımdan biri İsmet olmuştur. Onun için bu görüşmenin boşuna olmadığını anlamıştı. ‘Mesela’ dedim. ‘Hiçbir sıfat ve yetki sahibi olmaksızın Anadolu’ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntıka ve beni o mıntıkaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?’ Yüzüme baktı. Tekrar neşeli ve ümitli güldü: ‘Karar verdin mi?’ dedi. ‘Şimdilik bundan bahsetmeyelim, bana memleketi, milleti ve orduyu anlayıp bilen, vaziyeti yakından gören, tehlikeden şüphesi olmayan bir arkadaş gibi cevap ver!’ İsmet Bey, masanın kenarındaki sandalyeye ilişti ve derin derin düşünmeye başladı. O sırada ben salonun içinde dolaşıyordum. Bana sesleninceye kadar gezindim. Birdenbire ayağa kalktı, gülerek: ‘Yollar çok, mıntıkalar çok!’ dedi. Bazı ziyaretçilerin geldiklerini haber verdiler. Haritayı kapamaya vakit kalmadan içeriye giren bu tanıdıklarla başka konulara daldık. Bir hayli müddet sonra İsmet Bey’le yalnız kaldık.
‘Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin?’ ‘Zamanında!”
Atatürk, 1919 yılı Ocak ayının ortalarında İsmet Paşa’ya Anadolu’ya geçmekten söz etmesine karşın, kafasındaki planın ayrıntılarını zamanından önce “sırdaşım” dediği İsmet Paşa’ya bile açıklamamıştır.
Atatürk’ün Anadolu’ya gizli geçiş planını anılarında İsmet Paşa da doğrulamıştır. Şimdi de İsmet Paşa’ya kulak verelim:
“Atatürk, İstanbul’da herkesi uyandırmak, memleketin kurtuluşu için resmi kudret sahiplerinin, güçlü memleket evlatlarının bir hükümet halinde memleket çabasına girmelerini sağlamak için bütün tecrübeleri denedikten, bütün imkânlarını sarf ettikten sonra nihai kararını şu şekilde tespit etti: ‘Bir an önce vazife alarak Anadolu’ya gitmek. Artık bundan sonra Anadolu’ya gitmenin imkân ve çarelerini araştırmaya başlamıştı. İyice hatırlarım, bir gün, ‘Anadolu’ya nasıl çıkabiliriz, nerden çıkabiliriz, yol nedir?’ Beraber bunları konuşuyorduk. Bir harita başında konuşuyorduk. Bana soruyordu: ‘Nasıl gideriz?’ Ben kendisine şu cevabı verdim: ‘Canım her taraftan gideriz. Yol da çoktur, tedbir de çoktur. Mesele, çalışmak için istikameti (yönü) tayin etmektir.”
Ali Fuat Cebesoy’un Yazdıkları
Atatürk’ün Anadolu’ya gizli geçiş planının izlerine Ali Fuat Cebesoy’un “Milli Mücadele Hatıraları”nın satır aralarında da rastlanmaktadır. Cebesoy anılarında, Atatürk’ün resmi bir görevle Anadolu’ya geçmeyi düşündüğünü ancak bunu başaramazsa “özel bir şekilde” Anadolu’ya geçmeyi planladığını belirtmiştir:
“Var kuvvetimizle Anadolu’da çalışmaya devam etmekte, Mustafa Kemal Paşa ile bir defa daha anlaşmıştık. Kumandanı bulunduğum 20. Kolordu Karargâhı’nın Ankara’ya nakli ile burasının bir direniş merkezi yapılmasını kararlaştırdık. Paşa’nın geniş yetkili bir görev ile Anadolu’ya geçmesine her taraftan çalışacaktık. Bu nedenle daha bir müddet İstanbul’da kalacaktı. Anadolu’da ona ihtiyaç duyulduğu zaman bir görev almamış bile olsa özel şekilde Anadolu’ya geçecek, Milli Mücadele’deki şerefli yerini alacaktı.”
Cebesoy’un anılarında “özel şekilde Anadolu’ya geçmek” olarak ifade ettiği şey, öyle anlaşılıyor ki aslında Atatürk’ün “Anadolu’ya gizli geçiş planıdır”. Cebesoy, Atatürk’ün Anadolu’ya gizlice geçmesi halinde kendisinin yanına gelerek işe oradan başlayacağını ifade etmiştir:
“Akşam yemeğinden sonra saatlerce konuştuk. Kemal Paşa eğer bir vazifeyle kendisini tayin ettiremezse Anadolu’ya en itimat ettiği bir kumandanın yanına gideceğini ve ilk defa işe oradan başlayacağını söylüyordu. ‘Paşam, ben ve kolordum daima emrindedir’ dedim.
Mavi gözlerinin nasıl bir ışıkla parladığını tarif edemem. Yerinden kalkıp hararetle elimi sıkmıştı. ‘Beraber çalışacağız Fuat’ demişti.”
Gebze - Kocaeli Üzerinden Anadolu’ya Gizli Geçiş Planı
Atatürk, resmi bir görevle, Samsun yolu üzerinden Anadolu’ya geçme olanağı bulamasaydı, Gebze-Kocaeli yolu üzerinden Anadolu’ya gizlice geçecekti. Atatürk’ün yaveri Cevat Abbas Gürer’in gün ışığına çıkardığı haritalar, Atatürk’ün Anadolu’ya geçmek için “yedek” bir planı olduğunu kanıtlamaktadır.
Sonradan iptal edilen Gebze-Kocaeli üzerinden Anadolu’ya gizli geçiş planı uygulansaydı Kurtuluş Savaşı’nın ilk adımı Samsun’da değil Kocaeli’de atılmış olacaktı.
Atatürk’ün Yenibahçeli Şükrü Bey’e Verdiği Görev
Atatürk’ün bu yöndeki ilk işareti, Fethi Bey aracılığıyla Kasım 1918’de Pera Palas’ta kendisini ziyaret eden Yenibahçeli Şükrü Bey’e söylediği, “Gözünüz Gebze-Kocaeli yolunda olsun. Orayı sıkıca kontrol altında tutmayı düşününüz” sözleridir.
Maltepe Atış Okulu Müdürü olan Yenibahçeli Şükrü Bey, aynı zamanda Karakol Cemiyeti’nin “Menzil Teşkilatı”nın komutanıdır. Piyade Yüzbaşı Dayı Mesut ve Doktor Fahri (Can) de yardımcılarıdır.
O gün Atatürk’ün bu işareti üzerine hemen harekete geçen Yenibahçeli Şükrü Bey, Maltepe Endaht Mektebi’nde emrindeki subaylara, “Gebze yolundan kuş uçmayacak” diye emir vermiştir.
Yenibahçeli Şükrü, Gebze-Kocaeli yolunu tutmuştur, ama Atatürk’ün neden böyle bir şey istediğini anlayamamıştır: “Bu Mustafa Kemal Paşa da, şu yolu neden tutunuz demiştir acaba, ne yapacak ki bu yol lazımdır. Bir iş vardır da biz mi akıl edemeyiz?” diye düşünürken Atatürk’ten bir haber almıştır. Atatürk, Yenibahçeli’nin, kimseye görünmeden gizlice Fansaların evine gelmesini istemiştir. Yenibahçeli haberi alır almaz Atatürk’le görüşmek için Fansaların evine gitmiştir.
Atatürk, Yenibahçeli’ye, “Nedir Gebze- Kocaeli civarındaki vaziyetimiz Şükrü Bey” diye sorunca Yenibahaçli’den şu yanıtı almıştır:
“Bizimkiler oraları tutmuşlardır. Ufak tefek yaramazlıklar oluyorsa da kıymeti yoktur. Rum çeteler, bir şeyler yapmaktaysalar da yol elimizdedir. Kuş uçsa haberimiz olacaktır, haberimiz olmadan kuş uçmayacaktır. Arkadaşlarımıza söylenmiştir. Yanımızda bildiğimiz Dr. Fahri Bey de vardır. Kendisinin tayini Gebze’ye yapılmıştır. Silahlarımız tamamdır, teslim edilmemiştir, yenidir. Hücum taburundan elimizde tuttuklarımızdır. İstenirse, bir iki depodan yenilerini temin etmek mümkündür.”
Bu sırada Atatürk, ayağa kalkıp yaverinden bir harita istemiş, getirilen haritayı ortadaki masanın üzerine açarak elini haritanın üzerinde gezdirmeye başlamıştır. Bir taraftan eliyle, Gebze-Kocaeli taraflarından Anadolu üzerine doğru bir yay çizerken, diğer taraftan Yenibahçeli’nin gözlerinin içine bakarak şunları söylemiştir:
“Bakınız bu yollar bizim için mühim bir vaziyet alacaktır. Buradan yapılacak işler ehemmiyetlidir. Bu yollardan istenilmeyenler hiçbir suretle geçemeyecektir. Geçsin dediklerimiz geçemez, geçmesin dediklerimiz geçerse bozuşuruz! Fakat zaten siz bu işleri iyi bilirsiniz…”
Atatürk’ün bu “kararlı” ve “imalı” sözleri üzerine heyecanlanan Yenibahçeli, “Paşam, geçsin dedikleriniz geçecektir, geçmesin dedikleriniz dünya başımıza gelse oradan geçemez. Mahçup olmayız Paşam!” demiştir.
Atatürk, Yenibahçeli’ye son olarak şunları söylemiştir: “Şükrü Bey, bilir misiniz bir düstur vardır: İfşası idamı muciptir (açıklanması idam gerektirir). İşte bu şimdilik öyle bir meseledir. Sadece yanınızda bulunan teşriki mesai ettiğiniz doktor bilecektir.” Konuşma bittiğinde Yenibahçeli topuklarını birbirine vurarak hazır ola geçmiş ve başında asker şapkası varmış gibi elini kaşının üstüne götürmüştür. Yenibahçeli’nin heyecanını fark eden Atatürk hafifçe gülerek konuğunu uğurlamıştır.
Atatürk, Anadolu’ya tayin emrinin çıkmasından sonra da Gebze-Kocaeli yoluyla ilgilenmeye devam etmiştir. Mayıs ayının başlarında Teşkilat-ı Mahsusacılara, Gebze-Kocaeli yolunun tam olarak güvene alınıp alınamadığını sormuştur. Atatürk’ün sorusuna Yenibahçeli şöyle yanıt vermiştir: “Emirleri olmadan kuş uçmaz, emirleri olunca da yol açıktır.”
Yenibahçeli gerçekten de dediğini yapmış, Gebze-Kocali yolundan kuş uçurtmamıştır. Atatürk, resmi bir görevle Anadolu’ya geçme fırsatını yakalayınca bu yolu kullanmaktan vazgeçmiş, ancak Kurtuluş Savaşı sırasında İsmet Paşa, Adnan Bey, Halide Edip Hanım gibi pek çok asker, sivil Yenibahçeli’nin koruması altındaki bu yoldan Anadolu’ya geçerek Milli Harekete katılmıştır.
Atatürk’ün Samsun’a sağ salim çıktığını öğrenen Yenibahçeli, emrindeki adamlara şunları söylemiştir:
“Şimdi, Mustafa Kemal Paşa Samsun’a varmıştır. Daha gitmeden çok evvel zaman bize demiştir ve emretmiştir ki, Gebze yolu sıkıca tutulmalıdır, geç denilen geçmelidir, geçme denilen geçmemelidir. Mustafa Kemal Paşa’ya mahcup olundu mu, yanmak, yok olmak lazımdır. Lakin, daha bu yine bizim aramızdaki sözlerdir. Bu bu dediklerim iyi bilinmeli ve de ona göre düşünülmelidir. Geç denilen geçemedi mi, geçme denilen geçti mi vazifeyi yapmayan bitti demektir. Neye göre bitti demektir, İttihatçılığa göre bitti demektir.”
Adamlar dağıldıktan sonra Dayı Maksut ve Dr. Fahri ile baş başa kalan Yenibahçeli, Atatürk’ü ancak şimdi anladığını şöyle ifade etmiştir: “Yahu! Şimdi yavaş yavaş anlarım Mustafa Kemal Paşa daha ilk vaziyette bize Pera Palas’ta ‘Sen Gebze yolunu tutmaya bak’ demiştir de aklıma bunların hiçbiri gelmemiştir. Şimdi anlarım ki hesaplamıştır bu işleri. Lakin ne zaman? Ona da benim İttihatçı aklım ermez!”
Atatürk: “O Yol Çok İşe Yaramıştır”
Ankara’da bir Çankaya gecesinde Atatürk, İsmet Paşa ve Fahrettin Altay Paşa sohbet ederken, İsmet Paşa’nın Gebze-Kocaeli yolundan çileli bir yolculuk sonunda Ankara’ya gelişi söz konusu olunca, Atatürk, İstanbul’dayken Yenibahçeli’yle yaptığı görüşmelerden ve Gebze-Kocaeli yolunun tutulması konusundan şöyle söz etmiştir:
“O yolu Yenibahçeli tuttu. Pera Palas’taki ilk konuşmamızda, Gebze-Kocaeli yolunu tutun dediğimde meseleyi anlayamamıştı. Fakat artık zaman yaklaşırken bir gece kalmakta olduğum Fansaların evine çağırttım. Harita üzerinde kendisine yolun ehemmiyetinden (öneminden) bahsettim. O yolu Yenibahçeli çok iyi tuttu. İşte İsmet Paşa dahil birçokları o yoldan Anadolu’ya, Ankara’ya geldiler. Fakat, o gece Yenibahçeli’ye harita üzerinde de bazı şeyler söylerken bir istikamet çizdim, fakat arkasından da ‘ifşası idamı muciptir’ dedim. Yenibahçeli, İttihat Ve Terakki’den tanıdıklarımızdandı. Onun bu işleri iyi bildiğini bilirsiniz. O yol çok işe yaramıştır. Fakat ben ona bunları söylerken Yenibahçeli de meselenin Ankara’ya uzanacağını anlayamamıştır.”
Gebze-Kocaeli yolunun çok işe yaradığını Rauf Orbay da anılarında doğrulamıştır: “Ben buradan Anadolu’ya mütemadiyen kıymetli insanlar kaçırdım. Doktor Adnan Adıvar, Halide Edip Hanım gibi birçoklarını… Veniköy tarafındaki bir dergâhtan, Maltepe’de Endaht Mektebi Kumandanı olan Yenibahçeli Şükrü Bey vasıtasıyla Kartal yolu ile kafile kafile kaçırmıştık…”
Atatürk’ün Yahya Kaptan’a Verdiği Görev
Atatürk, bir gün yaveri Cevat Abbas Bey’i çağırarak, Kocaeli-Taşköprü üzerinden veya İzmit Körfezi’nden Anadolu’ya, 20. Kolordu sınırlarına kadar ulaşacak bir yol belirlemesini ve bu yolu güvenceye almasını istemiştir.
Atatürk’ün amacı en kısa yolla Anadolu’ya geçip, Ali Fuat Paşa’nın kontrolündeki 20. Kolordu sınırları içine girmek ve bu direniş hareketini başlatmaktır. Atatürk’ün önce Adana’da daha sonra da İstanbul’da Ali Fuat Paşa’yla yaptığı görüşmelerde hep Ankara civarındaki 20. Kolordu’ya vurgu yapmış olmasının nedeni şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.
Cevat Abbas, Atatürk’ün verdiği emir doğrultusunda yaptığı çalışmaları şöyle anlatmıştır:
“Gebze, İzmit ve Değirmendere istikametlerini etüt ettim. İcabında ikimize canlarıyla, başlarıyla katılacak yerli ve muhacirlerden ve fedakâr vatanseverlerden küçük küçük silahlı kuvvetler bulabilmiş ve kumandanımın yanına dönmüştüm. Atatürk, arz ettiğim vaziyet ve faaliyeti çıkar yol bulmuş ve bu küçük teşkilatımızın tamamıyla emniyet edilir bir hâle gelmesini ve ormanların yapraklanmasını beklemeyi faydalı görmüşler ve bu teşekkülümüzle ilişkimizin kuvvetle sürdürülmesini emir buyurmuşlardır…. Yahya Kaptan’la beş arkadaşı ilk müfrezemizi teşkil edecekti.”
Cevat Abbas, Atatürk’ün Gebze-Kocaeli yolunu kontrol etmek için “müfrezeler” oluşturmak istemesinin nedenini, “Türk köylerini kasıp kavuran Rum çetelerinin ve İstanbul hükümetlerinin takip ettireceği silahlı kuvvetlerin ilk saldırısına, kıyımına uğramamak” olarak açıklamıştır.
Yahya Kaptan, Atatürk’ün emri doğrultusunda Gebze- Kocaeli yolunun güvenliğini sağlamak için hemen çalışmalara başlamıştır:
“Yahya Kaptan ve arkadaşlarının görevi Kocaeli yarımadasında güvenliği sağlamak, Türk köylerine tecavüzlerde bulunan Ermeni ve Rum çetelerinin cinayet ve soygunlarına engel olmaktı. Ayrıca, Yahya Kaptan’ın bilmediği çok önemli bir görevi daha vardı: Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da güvenli bir bölgeye ulaşıncaya kadar ki seyahati sırasında gereken güvenliğini sağlama ve koruma görevi için düşünülen Kuvayı Milliye Müfrezesi, Yahya Kaptan’ın milis kuvvetleri idi… Yahya Kaptan, kendisine verilen emir gereği, her an göreve hazır durumdaydı ve Mustafa Kemal Paşa’nın emrini bekliyordu.”
Atatürk Nutuk’ta Yahya Kaptan Müfrezesi’nin kuruluş amacını ve Yahya Kaptan’ın kahramanlığını şöyle anlatmıştır:
“Efendiler, bizim bilhassa İstanbul’a yakın olan İzmit mıntıkasında uygulanmasını düşündüğümüz tedbir, orada silahlı, milli müfrezeler oluşturmak ve o bölgede güvenilir kumandan ve zabitlerimizin bu milli müfrezelere yardım ve desteği ile hain çeteleri takip ederek zararlarını ve varlıklarını ortadan kaldırmaktı. İşte bu amaçla kurdurduğumuz milli müfrezelerin en önemlisi ve en kuvvetlisi, bu, Yahya Kaptan adıyla tanınan bir fedakâr vatanseverin müfrezesi idi.”
Planın Detayları
Atatürk’ün Anadolu’ya gizli geçiş planının güzergâhı, Gebze-Kocaeli yoludur. Atatürk öncelikle bu yolun güvenliğini sağlamak için gözünü budaktan esirgemeyen Yenibahçeli Şükrü Bey ve Yahya Kaptan gibi vatanseverleri görevlendirmiştir. Yolun güvenliği sağlandıktan sonra ise önce kendisi, daha sonra da asker-sivil vatanseverler bu yoldan Anadolu’ya geçecekti.
Cevat Abbas, Atatürk’ün Anadolu’ya gizli geçiş planının ayrıntılarını şöyle anlatmıştır:
“Atatürk’le kendime, cephanesiyle birlikte birer mavzer filintasıyla iki el bombası hazırlamıştım. Tasavvur ettiğim yollar güzergâhının haritalarını tamamlamıştık. Ansızın bir gün Atatürk’ün bizzat tespit ettiği Gebze civarından Tavşancıl’a inen yolu takip ederek Yahya ve arkadaşlarıyla buluştuktan ve onları da beraberimize aldıktan sonra Yarımca civarından Değirmendere’ye geçecektik. Değirmendere bölgesinde Dünya Savaşı içerisinde eşkıyalıkları ile Türk köylerini zarara sokan bahçıvanlıktan yetişmiş ve eşkıyalıktan vazgeçirdiğim üç beş kişilik çeteyi de müfrezemize ekleyecek ve İznik-Yenişehir bölgesinden geçerek 20. Kolordu Kıtaatı’ndan birine ulaşmak kararımız planlanmıştı.”
Cevat Abbas’ın “Bahçıvanlıktan yetişmiş ve eşkıyalıktan vazgeçirdiğim üç, beş kişilik çete” diye ifade ettiği kişilerin Yenibahçeli Şükrü Bey ve adamları olduğu anlaşılmaktadır. Cevat Abbas, planın uygulanması için gereken önlemlerin tamamlanmasını ve ormanların yapraklanmasını beklediklerini belirtmiştir.
Anadolu’ya gizli geçiş planının tüm hazırlıklarının tamamlandığı o günlerde hiç beklenmedik bir gelişme yaşanmış, İstanbul Hükümeti ve Padişah Vahdettin, Karadeniz Bölgesi’ndeki karışıklığı önlemek amacıyla Atatürk’ü “ordu müfettişi” göreviyle Anadolu’ya göndermeye karar vermiştir. Bu resmi görev, Samsun yoluyla Anadolu’ya geçme olanağı sağladığı için, aylar önceden gizlice hazırlanan “Gebze-Kocaeli yoluyla Anadolu’ya gizli geçiş planına” artık gerek kalmamıştır.
Planın Düşündürdükleri
Atatürk, İstanbul’da aylarca, “Gebze-Kocaeli yolundan Anadolu’ya gizli geçiş” planı üzerinde çalışmıştır. “Her hareketini bir plan ve program doğrultusunda yapan Atatürk’ün elbette ki Anadolu’ya geçmek için yedek bir planı vardı. Ve bu plan son anda iptal edilen ve Cevat Abbas Bey’in açıklamış olduğu ‘Kocaeli üzerinden’ gizli geçiş planıydı.”
Atatürk’ün İstanbul’a gelir gelmez Yenibahçeli Şükrü Bey ile temas kurarak Gebze-Kocaeli yolunun güvenliğinin sağlanmasını istemesi ve yaveri Cevat Abbas aracılığıyla Yahya Kaptan’a Kocaeli’de ilk milli müfrezelerden birini kurdurması, bu planın hazırlıklarındandır. Eğer bu plan uygulansaydı, Kurtuluş Savaşı’nın başlaması ve Anadolu’daki yayılması çok daha başka bir biçimde olacak ve tarih çok daha başka bir biçimde yazılacaktı.
Atatürk’ün Anadolu’ya gizli geçiş planının düşündürdüklerini şöyle özetlemek mümkündür:
1. Atatürk, İstanbul’a geldikten hemen sonra bir şekilde Anadolu’ya geçmeyi düşünmüştür.
2. Atatürk’ün Anadolu’ya geçiş kararı son anda verilmiş bir karar değil, inceden inceye düşünülmüş, planlanmış bir karardır.
3. “Atatürk Anadolu’ya geçmeyi düşünmüyordu! Onu ben ikaz ettim! Anadolu’ya geçiş düşüncesi bana aittir!” diyen Kazım Karabekir’in bu ve benzeri iddiaları çürümektedir.
4. Atatürk, Anadolu’ya geçmek için Padişahın vereceği göreve muhtaç değildir; kendi plan ve programıyla da Anadolu’ya geçebilecek durumdadır.
5. Atatürk’ün Kuvayı Milliye’nin oluşumundaki rolü inkâr edilemez.
6. Anadolu direnişinin başlamasında ve güçlenmesinde Atatürk’ün “ince hesapları” ve “teşkilatçılık yeteneğinin” büyük bir etkisi vardır.
* * *
Anadolu’ya gizli geçiş için Gebze-Kocaeli yolunu emniyete alan Atatürk, İstanbul’dan Anadolu’ya silah sevkıyatı için de İnebolu yoluna önem vermiştir. İstanbul’daki Karakol Cemiyeti, Mim Mim Grubu gibi Mustafa Kemal’e bağlı “gizli örgütler” düşman cephaneliklerinden aldıkları silah ve cephaneyi önce Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’ne getirmişler, sonra buradan kayıklarla Karadeniz yoluyla İnebolu üzerinden Anadolu içlerine nakletmişlerdir.
Nutukta Gizli İmza: 19 Mayıs 1919
Peki ama Atatürk neden Nutuk adlı dev eserinde Kurtuluş Savaşı’nı Kasım 1918’de Adana’da değil de Mayıs 1919’da Samsun’da başlattığını ima etmiştir? Atatürk, Nutuk’ta neden Kasım 1918’de Adana’da başlattığı ve Mayıs 1919’a kadar İstanbul’da devam ettirdiği kurtuluş hazırlıklarından söz etmemiştir? Nutuk’a neden “1919 yılı Mayısının 19. günü Samsun’a çıktım” cümlesiyle başlamıştır?
Kanımca Atatürk, Türk Kurtuluş Savaşı’nın özellikle genç kuşakların beynine kazınması için bir mihenk taşı, bir milat, bir sembol tarih ve olay belirleyerek Nutuk’u o sembol tarih ve olayla başlatmak istemiştir. Bu nedenle Nutuk’a, “1919 yılı Mayısının 19. günü Samsun’a çıktım” cümlesiyle başlamıştır.
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Atatürk’ün Nutuk’a bu cümleyle başlamasının çok daha derin ve Kuran’da gizli dinsel bir anlamı olduğunu ileri sürmüştür. Kuran’da 19 rakamının bir tür “imza” olduğunu ifade eden Öztürk, benzer bir imzanın Nutuk’ta da olduğunu belirtmiştir. Şu sözler Yaşar Nuri Öztürk’e aittir:
“Nutkun ilk cümlesini bilir misiniz? Bir denizdir, bir devrimdir… Bazıları ‘Nutuk Atatürk’ün günlüğünden ibarettir’ der. Utan be bunu diyen… (…) Nasıl bir heyetler halinde çalışma ile yazmış uzmanlar ile… Yazmış, vermiş… Sonra 500 sayfalık metin çıkmış. Okuyor. İlk cümle: ‘19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıktım!’ Böyle bir giriş olur mu? Nutuk’ta da 19 rakamı bir imzadır. Tarih diyalektiği Atatürk’e 19 rakamını imza olarak vermiştir. Bunu görmezden gelenler Atatürk’ü dinin dışına çıkartmak istediler…”
