YUSUF AKÇURA VE ZİYA GÖKALP

Yusuf Akçura 1904 yılında yazmış olduğu Üç Tarz-ı Siyaset adlı makaleyle Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkçülük politikasının uygulanması gerektiği fikrini ilk kez ileri süren kişi olmuştur. Yusuf Akçura hem Rusya’da hem Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkçülük faaliyetleri yürütmüştür. Fikirleriyle hem Millî Mücadele’nin felsefesine hem de yeni kurulan millî devletin şekillenmesindeki politikalara kaynaklık etmiştir. Bu çalışmada; Rusya’dan Osmanlı İmparatorluğu’na göç eden aydınlardan Yusuf Akçura’nın hayatı ve fikirleri üzerinde durulmuş, millî tarih ve millî iktisat çerçevesindeki millî devlet anlayışı ortaya konmaya çalışılmıştır.

Anahtar Sözcükler: Yusuf Akçura, Türkçülük, Pantürkizm, Üç TarzSiyaset.

 Giriş Yusuf Akçura (1876-1935), “Üç Tarz-ı Siyaset” başlığıyla yazdığı makalesiyle Türkçülüğün manifesto yazarı olarak kabul edilse de Niyazi Berkes’in deyimiyle Ziya Gökalp’in yanında “unutulan adam” konumundadır.1 Ancak Yusuf Akçura 1904 yılında Rusya’da kaleme aldığı bu makalesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkçülük ideolojisinin hâkim olması gerektiğini fikrini açıkça ilk ortaya koyan kişidir. Osmanlı topraklarına göç eden Kafkas kökenli Türk aydınlarından olan Yusuf Akçura, aynı zamanda Türkçülüğün daha bir örgütlü hale gelmesinde başlıca rol oynayan kişilerdendir. * Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Bölümü Doktora Öğrencisi, ercumentberk@aof.anadolu.edu.tr 1 Niyazi Berkes (1976), Unutulan Adam, Sosyoloji Konferansları Dergisi, İstanbul, Sa.14, s.194. 480*TAED 59 Ercüment BERK Diğer taraftan yeni kurulmuş Türk devletinin Cumhuriyet döneminde kültürel ve ideolojik yapılanmasında ve rejimin takip edeceği ilke ve programların belirlenmesinde kayda değer katkıları bulunan, önemli bir fikir adamı olan Yusuf Akçura’nın Türkçülük ideolojisi farklı boyutlarıyla bu çalışmada ele alınacaktır. Türk topraklarında Türkçülük fikirlerinin yeşermesiyle birlikte Millî Mücadele’de Mustafa Kemal’in önderliğinde Anadolu Türkçülüğüne yönelinip, Millî Mücadele’nin milliyetçilik ve halkçılık üzerine kurulmuş olması da araştırmanın konusunun önemini daha bir ortaya koymaktadır. Bu çalışmayla birlikte Millî Mücadele yıllarından itibaren başlayan ve Cumhuriyet döneminde devam eden millileşmenin, millî devlet anlayışının ve bu doğrultudaki fikirlerin kökenleri sorgulanmış olacaktır. 1. Hayatı 1.1. Ailesi ve Çocukluğu Kültürel ve siyasal Türkçülük fikrinin araştırılması ve geliştirilmesinde büyük role sahip olan Yusuf Akçura 2 Aralık 1976’da İdil (Volga) nehri üzerindeki Simbir şehrinde dünyaya gelmiştir. Yusuf Akçura’nın babası Hasan, dedesi Süleyman Bay idi. Dedesinin Simbir ve Kazan vilayetlerinde birçok tekstil fabrikası vardı. Öldükten sonra da bu fabrikalar oğullarına kalmıştı.2 Annesi ise Kazan’ın köklü bir burjuva ailesi olan Yunusoğulları’ndan Bibi Kamer Banu Hanım idi.3 Yusuf Akçura’nın babası Hasan, 1878 yılında yani oğlu iki yaşında iken Kazan’dan Simbir’e kızakla giderken kalp rahatsızlığından vefat etmişti.4 Babasının ani ölümüyle birlikte iş hayatındaki sıkıntılar ortaya çıkmaya başlamış, bu süreçte geride kalan annesi ve Yusuf zor günler geçirmişlerdi. Diğer yandan annesi Bibi Kamer Banu 1882 yılında Yusuf altı yaşındayken Simbir’den Kazan’a kızakla giderken bir kaza geçirmiş, bu kaza sonucu psikolojik rahatsızlık geçirerek yatağa düşmüştü.5 Hem annesinin bu rahatsızlığı hem de işlerin kötüye gitmesi sonucu artan borçlar sebepleriyle Simbir’den uzaklaşmak istemişler ve Stravropol şehrine gitmişlerdi. Ancak burada da alacaklıların peşlerini bırakmamaları üzerine 1883 yılında İstanbul’a gitmişlerdi.6 Bu göç aslında Rusların Kırım’ı istilasından sonra dalga dalga gelişen Müslüman göçlerinin bir parçasıydı.7 1883 yılında İstanbul’a gelen Yusuf ve annesi burada önce Nuruosmaniye civarında bir ev kiralayıp oturmuşlar, daha sonra Bab-ı Serasker civarında bir eve taşınmışlardı. Burada oturdukları sırada Yusuf Seraskerlik dairesinin meydanında yapılan talim, yoklama ve nöbet 2 Yusuf Akçura (2012), Hatıralarım, Ankara: Hece Yayınları, 2. Baskı, s.19-21. 3 Yusuf Akçura (1987), Türk Yılı 1928, Ankara: Türk Tarih Kurumu, s.414. 4 Hamit Z. Koşay (1977), Yusuf Akçura, Belleten, 41(162), s.391. 5 Ahmet Temir (2002), Yusuf Akçura, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, s.10. 6 Akçura, Hatıralarım, s.24-25. 7 François Georgeon (1986), Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri- Yusuf Akçura, Ankara: Yurt Yayınları, s.19. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 481 değişimini seyrettikçe askerliğe heveslenmeye başlamıştı. Daha sonra Yusuf ve annesi Aksaray’da Yusufpaşa mahallesinde büyük bir ev alıp oraya taşınmışlardı. Buraya taşındıktan sonra Yusuf, Yusufpaşa ilk mektebine başlamıştı. Diğer taraftan annesi Kazan’dan alacaklılarla ilgili olumsuz haberleri öğrenince artık bu işlerle tek başına baş edemeyeceğini anlamıştı.8 Bu durum karşısında hem işlerine yardımcı olacak hem de hayatta ona arkadaşlık edebilecek birine ihtiyaç duyduğu için bazı tanıdıklarının araya girmesiyle Dağıstanlı Osman namında biriyle evlenmişti.9 1.2. Askerî Okul Dönemi Yusuf ilk mektebi bitirdikten sonra 9 yaşında Koca Mustafa Paşa Askerî Rüştiyesine yazılmıştı.10 Rüştiyede okuduğu sıralarda 1889 yılında okulundan izin alarak annesiyle birlikte Kazan’a gitmiş ve kış mevsimini orada geçirmişlerdi. Annesi evlendikten sonra üvey babası buradaki işleri bir hal yoluna koyduğu için artık rahatça baba ocağına gidebilmişlerdi.11 Yusuf buradaki gezilerinde Ruslar tarafından zorla Hıristiyanlaştırılan Türkleri görmüş; tüm baskılara rağmen ne milliyetlerinden ne de dinlerinden vazgeçmek istemeyen bu insanların durumuna çok üzülmüş ve daha bu yaşlarda Ruslara karşı büyük bir kin duymaya başlamıştı.12 Yusuf annesiyle birlikte 1890 sonbaharında İstanbul’a geri döndükten sonra rüştiyede kaldığı yerden devam etmişti.13 Askerî rüştiyeyi bitirdikten sonra 1892’de Kuleli Askerî İdadisine girmiş, 1894 yılında da buradan Harbiye Mektebine girmiştir. 1896 yılında teğmen rütbesiyle Erkan-ı Harbiye Mektebine girmeye hak kazanmıştı. 14 O dönemde subay olabilmek için gerekli süreç bu şekildeydi. Yusuf Akçura’dan birkaç yıl sonra Mustafa Kemal’in de geçeceği süreç de benzerdi. Tıpkı Mustafa Kemal için olduğu gibi askerî okullar Akçura için de gerçeğin öğrenildiği okullardı. Bu okullar aynı zamanda birer yurtseverlik okullarıydı. Galatasaray Sultanisi ve Mülkiye gibi Osmanlıya devlet adamı yetiştiren sivil okullar kozmopolit yapıları itibariyle askerî okullardan ayrılıyorlardı.15 Yusuf Akçura, Harbiye yıllarında Şimal Türklerinin kültür faaliyetlerini Osmanlı ülkesine tanıtmak için 2 Ocak 1897’de “Musavver Malumat” dergisinde Mercani ve Kayyum Nasiri’nin tercüme-i hallerini (Biyografi) yayınlamıştı. Ancak makalesindeki hürriyet ve terakki sözleri 8 Temir, age., s.11-12. 9 Akçura, Hatıralarım, s.32; Temir, age., s.12. 10 Koşay, agm., s.391; Temir, age., s.13. 11 Temir, age., s.17-18. 12 Akçura, Hatıralarım, s.47-48. 13 Temir, age., s.26. 14 Georgeon, age., s.20. Georgeon hariç diğer çoğu araştırmacıların eserlerinde Yusuf Akçura’nın Koca Mustafa Paşa Askerî Rüştiyesi’nden 1892 yılında Harbiye Mektebi’ne geçtiği ve 1896 yılında Harbiye’den mezun olduğu yazmaktadır. Ancak o dönemde askerî rüştiyelerden harbiye Mektebi’ne geçmek için idadi de okumak gerekmektedir ve o dönemde Harbiye Mektebi’nde eğitim iki senedir. Bu sebeple Georgeon’un verdiği bilgi doğrudur. Ayrıca 2-11 Temmuz 1932’de Yusuf Akçura’nın başkanlığında toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi zabıtlarında geçen “Ben Kuleli İdadisi’nde iken kitabet hocamız vardı; yazıda sadelik taraftarı olduğunu söylerdi…” şeklindeki konuşmasından da konu net olarak anlaşılmaktadır. Birinci Türk Tarihi Kongresi, Konferanslar Müzakereler, T.C. Maarif Vekâleti, 1932, s.222. 15 Georgeon, age., s.20. 482*TAED 59 Ercüment BERK yüzünden “Genç Türkler” le ilişkilendirilerek tutuklanmıştı. Harp Divanı’nda yargılanarak 45 gün “pranga bendliği” ne mahkûm edilmişti.16 Hapisten çıktıktan sonra mektebin ikinci nazırı Rıza Paşa’nın kendisinin okulun en başarılı öğrencilerinden olduğu için bir daha olmaması şartıyla okuluna devam etmesine izin vermişti.17 Bu arada Yusuf Akçura 1894’te İstanbul’da meydana gelen büyük depremde annesini kaybetmişti.18 1896 yılında Harbiye Mektebi’ni bitiren Yusuf Akçura Erkan-ı Harbiye sınıfına ayrılmıştı. Ancak birkaç ay sonra Akçura, dönemin hükümeti tarafından Avrupa’da bulunan “Genç Türkler” cemiyeti ile ilgisi olduğu ileri sürülerek tutuklanmıştı. Hâlbuki bu dönemde Akçura’nın hiçbir cemiyetle ilgisi yoktu. Sadece bu dönemde Türk milletinin tarihini okudukça bu konudaki bilgisinin genişlemesiyle, millî varlık ve büyüklüğün tekrar kazanılması için hürriyet ve terakkiye ihtiyaç duyulduğunu düşünüyordu. Bu fikirleri de zaman zaman ifade ediyordu.19 Yusuf Akçura Erkan-ı Harbiye Mülazimi Sanisi (Üsteğmen) rütbesi ile tutuklandığı zaman sınıf arkadaşı Ahmet Ferid de onunla birlikteydi. Sayıları 84’ü bulan tutuklular, II. Abdülhamit’in iradesiyle topluca Fizan’a sürülmek üzere 28 Ağustos 1897’de Trablusgarp’a gönderilmişler, ancak Trablusgarp vilayeti hazinesinde 84 kişinin Fizan’a sevki için yeterli para bulunamadığı için bu şehirde hapsedilmişlerdi. Yalnız, bu hapislik uzun sürmemiş; Avrupa’daki “Genç Türkler” ile Osmanlı sultanı arasında yapılan anlaşmanın bir maddesiyle şehir içinde serbest hareket edebilmişlerdi. Yusuf Akçura’nın bu dönemde askerî rütbesi de iade edilmiş, bir süre de Erkan-ı Harbiye kaleminde çalışmış ve öğretmenlik yapmıştı.20 1.3. Paris Yılları 1899 yılında Yusuf Akçura, arkadaşları Ahmet Ferid ve Zühtü ile önce Tunus’a sonra da öğrenimlerine devam edebilmek için Avrupa’ya geçerek Paris’e gitmişlerdi.21 Yusuf Akçura ile Ahmet Ferid, Paris’e geldikten kısa bir süre sonra “Ecole Libre des Science Politiques” (Siyasal Bilimler Serbest Okulu)’na kaydolmuşlardı.22 Bautmy, Sorel, Funck Brentano, Anatole LeroyBeaulieu, Renouvier, Levy Bruhl gibi Fransa’nın ünlü bilgin hocaları bu okulda ders veriyordu ve hepsi de bazı farklarla beraber ciddi şekilde milliyetçi kişilerdi. Aslına bakılırsa bu okul Akçura’nın deyimiyle doğuya ancak bazı kırıntıları girebilen siyasi ve içtimai fikirlerin membalarından biriydi.23 16 Koşay, agm., s.392-393. 17 Akçura, Türk Yılı 1928, s.416. 18 Emel Esin (1987), Akçura-oğlu Yusuf Beye Dair Hatıralar, Ölümünün ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyum Tebliğleri, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, s.35. 19 Temir, age., s.25-26. 20 Akçura, Türk Yılı 1928, s.416-417; Georgeon, age., s.22. 21 Georgeon, age., s.23; Temir, age., s. 28. 22 Esin, agm., s.36. 23 Akçura, TürkYılı 1928, s.417-418. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 483 Paris’te öğrenimi devam ederken Yusuf Akçura bir yandan da “Genç Türkler” in bulunduğu ortamlara girmiş, bu sıralarda yazdığı birkaç makaleyi de Ahmet Rıza tarafından çıkarılan “Sura-yı Ümmet” ve “Meşveret” gazetelerinde yayınlamıştı.24 Yusuf Akçura’nın Sadri Maksudi ile olan arkadaşlığı da Paris’te başlamıştı. Hukuk tahsili için 1902’de Kazan’dan Paris’e gelen Sadri Maksudi, Fatih Kerim’den getirdiği mektubu teslim etmek vesilesiyle onu arayıp bulmuş ve böylece arkadaşlık, dostluk ve birlikte çalışmalar sürdürmüşlerdi.25 Yusuf Akçura’nın Sadri Maksudi ile Paris’teki öğrencilik hayatlarında birlikte yürüttükleri en önemli çalışması eniştesi İsmail Gaspıralı’nın 1883’te Kırım’da çıkarmaya başladığı “Tercüman” adlı gazetesinin 20. yıldönümü dolayısıyla bir jübile tertip etmeleriydi. Beraber hazırladıkları bir broşürle 1903 yılının ilkbaharında Bahçesaray’da her taraftan gelen misafir ve temsilcilerle güzel bir tören icra edilmişti. Sadri Maksudi’nin anlattığına göre bu tören ve toplantı Rusya Türklerinin ilk millî kongresi mahiyetini almıştı. “Tercüman”ın jübilesi Rusya Türklerinin millî uyanış tarihindeki önemli bir nokta olmuştu. Rusya Türklerinin milliyetlerini koruma yolunda örgütlü bir mücadele dönemi başlatmış bu ilk kongreyi başka kongreler de takip etmişti.26 1.4. Rusya’daki Türkçülük Dönemi Yusuf Akçura 1903 yılında Paris’teki tahsilini tamamlamış, “Osmanlı Saltanatı Müessesatı Tarihine Dair Bir Tecrübe” adlı bitirme tezini vererek üçüncülükle mezun olmuştu.27 Bundan sonra Paris’ten Kazan’a akrabalarının yanına giden Akçura, burada Züyebaşı köyündeki amcası Yusuf Bey’in yanında bir süre kalmıştı. En önemli eseri olan “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesini 1904’te burada yazmış ve Rus hükümetinin Türkçe ve Tatarca matbuata ve siyasi gazetelerin çıkarılmasına izin vermemesi üzerine Kahire’de çıkan “Türk” gazetesine yollamıştı. Akçura’nın bu makalesi “Türk” gazetesinin 24, 26 ve 27. sayılarında (14 Nisan, 28 Nisan, 5 Mayıs 1904) yayınlanmıştı. “Türk” gazetesinin başyazarı Ali Kemal “Cevabımız” başlıklı yazısıyla bu makaleye saldırgan ifadelerle cevap vermiş, diğer yandan o sırada Mısır’da bulunan eski arkadaşı Ahmet Ferid de makalenin bazı noktalarını kabul etmek, bazı noktalarını reddetmek suretiyle tartışmalara katılmıştı. “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı bu eserde ilk defa siyasi alanda Türkçülük meselesi bütün açıklığı ile ele alınmış, Osmanlı Devleti’nin takip ettiği ve takip 24 Nadir Devlet (1987), Yusuf Akçura’nın hayatı (1876-1935), Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyum Tebliğleri, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, s.22. O dönemde Genç Türklerin faaliyet ve yayınlarının başlıca merkezi Paris’ti. Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet ve Prens Sabahattin Genç Türklerin önde gelen isimlerindendi. Georgeon, age., s.23. 25 Sadri Maksudi Arsal (1977), Dostum Yusuf Akçura, Türk Kültürü, 174, s.346-347. 26 Arsal, agm., s.349-351; Temir, age., s.29-30. 27 Devlet, agm., s.23; Akçura, Türk Yılı 1928, s. 419. 484*TAED 59 Ercüment BERK edebileceği üç siyasi politika olan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük konularının olumlu ve olumsuz yönleri incelenmişti.28 Akçura, Rusya’ya geldiğinde burada Türkçü fikirlerinin yayılması için gayet güzel bir ortamla karşılaşmıştı. Zira 1904’te Rusya’ya geldiği sırada Rusya içerisindeki Türk ülkelerinde özellikle İdil-Ural bölgesindeki Müslüman Türk-Tatar dünyasında millî kültür ve yenileşme hareketlerini yürütmekte olan oldukça geniş ve güçlü bir kadro mevcuttu. 29 Akçura da bu durumdan faydalanarak siyasi alandaki Türk milliyetçiliği fikirlerini her vasıta ile yaymaya çalışmıştı. O dönemde Kazan’ın yenilikçi yolda ilerleyen medreselerinden “Medrese-i Muhammediye” de tarih, coğrafya ve Osmanlı-Türk edebiyatı hocalığı yapmıştı. Ayrıca Kazan’da “Kazan Muhbiri” adıyla bir gazete çıkarmıştı. İlk defa Şimal Türkçesiyle yayınlanan bu gazetede yazı kurulu başkanlığı görevini yürütmüştü. Yusuf Akçura Kazan’da bulunduğu sıralarda Rusya’da yaşayan Türklerin siyasi mücadelesine de katılmıştı. 28 Ocak 1905’te Rus hükümetine Rusya Türklerinin dini, idari ve millî taleplerini bildirmek üzere kurulan komisyonda yer alarak Rus Hükümetine Türklerin taleplerini iletmişti. 1905’te yapılan Birinci Rusya Müslümanları Kongresi’ne de katılan Akçura, burada alınan kararlarla “Müslüman İttifakı Partisi” nin genel sekreteri olmuştu. Burada alınan kararların en önemlisi bazı politik, ekonomik ve sosyal reformların yapılması için Rusya’da bulunan bütün Müslüman halkların birleşmesi kararıydı.30 Akçura’nın bu siyasi faaliyetlerini yakından takip eden Rus hükümeti, buradaki Türklere yapılan baskının artmasıyla birlikte Akçura’yı da bir bahaneyle tutuklamıştı. Akçura 43 gün tutuklu kalmıştı.31 1907’nin Haziran ayında Çar’ın Duma’yı dağıtması ve seçim yasasında Müslüman temsilcilerin aleyhinde yapılan değişiklikle Müslümanlar arasındaki ittifak zayıflamıştı. Sansürle birlikte basın ve yayın da etkinliğini yitirince iki yıl önce başlayan hareket Çar’ın tepkisiyle kırılmıştı. Akçura’ya göre güçler arasındaki dengesizlik sebebiyle Rusya Müslümanlarının siyasal hareketinin başarıya ulaşması imkânsızdı. Bu yüzden Rusya Türklerini güçlendirmek için yeniden İsmail Gaspıralı’nın izlediği yola dönerek Rusya Türklerinin kültürlerini geliştirmeye ve “uzun ve zahmetli eğitim ve öğretim yoluna” dönülmeliydi.32 3 Haziran 1907’de Duma’nın Çar tarafından dağıtılması ülkede protesto edilmiş, Akçura da bu bağlamda “3 Haziran Vakai Müessifesi” adlı bir yazı yayınlamıştı. Ancak bu yazı sebebiyle Akçura hakkında tahkikat başlatılmış, bunun üzerine Akçura Kırım’a İsmail Gaspıralı’nın yanına gitmişti. Diğer taraftan Temmuz 1908’de Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyetin ilanıyla ülke dışında bulunan Türk düşünürler büyük ümitlerle İstanbul’a dönmeye başlamıştı. Yusuf Akçura da bu düşünürler arasında yer almıştı.33 28 Akçura, Türk Yılı 1928, s.422. 29 Temir, age., s.35. 30 Akçura, Türk Yılı 1928, s.427-428. 31 Temir, age., s.38. 32 Georgeon, age., s.51. 33 Koşay, agm., s.395. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 485 1.5. Osmanlı Devleti’ndeki Türkçülük Dönemi Temmuz 1908’de Osmanlı İmparatorluğu’nda Georgeon ve bazı yazarların deyimiyle “Jön Türk Devrimi” yapıldığı yani II. Meşrutiyet’in ilan edildiği sıralarda ülkede Türkçülük akımının varlığından bile söz edilmiyordu. Hiçbir yayın organı, hiçbir örgüt bu düşünceyi savunmamaktaydı. O dönemde siyasal sahnede Batıcılar, Osmanlıcılar ve İslamcılar bulunmaktaydı. Ancak altı yıl sonra Osmanlı’nın Almanya yanında savaşa girdiği sıralarda ülkede Türk milliyetçiliği sağlam bir şekilde kök salmış görünecek, en azından İstanbul’da durum böyle olacaktı.34 Yusuf Akçura 1908’de İstanbul’a geldikten birkaç ay sonra edindiği izlenim dolayısıyla ülkede rejimin uygulamaları onu hayal kırıklığına uğratmıştı. II. Meşrutiyet’in ilanı salt bir hükümet darbesi olarak, Türk toplumunu kökünden değiştirmeyi amaçlayan Akçura’nın özlemlerine cevap vermiyordu. Çünkü bu dönemde “Genç Türkler” halen bir Osmanlı milleti oluşturma amacının peşindeydi. Diğer taraftan Almanya ile dostluk temeline dayanan bir dış politika taraftarı olan Akçura, yeni rejimin İngiltere yanlısı tutumundan hiç memnun değildi. Bu süreçte Akçura ile İttihatçılarla arasının 1912’de açıldığı sanılmaktadır. Akçura hiçbir zaman İttihat ve Terakki’nin içinde yer almamıştı. Ancak Talat Paşa ve Ziya Gökalp gibi ittihatçılar tarafından aralarına katılması için çok fazla ısrar edilmiş ama Akçura bunlara olumsuz yanıt vermişti. Georgeon’a göre Akçura’nın İttihat ve Terakki’ye girmeyi reddetmesinin ardında öncelikle onun ittihatçılarla arasındaki mesafeyi ve kendi hareket özgürlüğünü koruma kaygısı bulunmaktaydı. Zira 1912’de kuruluşuna kendisinin de katıldığı Türk Ocağı cemiyeti ve 1911’in sonunda kurulan ve en baştan beri başında bulunduğu “Türk Yurdu” dergisinin “Genç Türkler” in denetimine girmemesi için özel bir çaba sarf etmişti.35 Onun bu konudaki tutumu kendini 1912 yazında İttihat ve Terakki’ye muhalif bir partinin, Millî Meşrutiyet Fırkasının kurucuları arasına sokmuştu. Arkadaşı Ahmet Ferid ise bu partinin başkanlığını yürütmekteydi. Ancak Akçura’nın bu partide aktif bir görev almadığı görüşü hâkimdir.36 Diğer taraftan Trablusgarp ve Balkan Savaşı yenilgilerinden sonra İttihat ve Terakki, milliyetçi çevrelere yanaşmıştı. Akçura’nın dostları ve çalışma arkadaşlarından Mehmet Emin, Hüseyinzade Ali, Ahmet Ağaoğlu partide ve bürokraside resmi görevler almışlardı.37 Akçura ise bu parti saflarında yer almamış ama onlara karşı cepheden de muhalefet etmemişti. Ahmet Ağaoğlu, Akçura’nın bu tutumunu şöyle tanımlamaktaydı: “Yusuf Akçura İttihat ve Terakki Komitesi’ne girmedi ama idealleri onu ittihatçılarla birlikte çalışmaya yöneltti; öyle ki, komitenin üyesi bile olmadığı halde, genellikle ittihatçı olarak tanımlanıyordu”38 34 Georgeon, age., s.53. 35 Georgeon, age., s.54-55. 36 İttihat ve Terakki Fırkası’nın 1913’te yeniden iktidara gelmesiyle Millî Meşrutiyet Fırkası’nın Ahmet Ferid, Mustafa Suphi gibi yöneticileri muhaliflerle birlikte Sinop’a sürgüne gönderilmiş, ancak Yusuf Akçura bu muameleye maruz kalmamıştı. 37 Georgeon, age., s.57. 38 Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Cumhuriyet 13 Mart 1935. 486*TAED 59 Ercüment BERK Akçura’nın 1908-1914 yılları arasında Osmanlı topraklarındaki çalışmaları daha çok kültürel bir eylem niteliğindeydi. İstanbul’a döner dönmez Erkan-ı Harbiye Mektebi, Darülfünun gibi birçok yüksekokulda hocalık yapmıştı. Diğer taraftan Türk milliyetçiliğini hayata geçirmek için bazı cemiyetler kurmaya başlamıştı.39 Öncelikle Aralık 1908’de Veled Çelebi ve Necip Asım gibi eski dostlarıyla birlikte Türk Derneği’ni kurmuştu. Türk Derneği Osmanlı’da Türk Milliyetçiliği esasına istinaden kurulan ilk cemiyetti.40 Türk Derneği’ni Ağustos 1911’de kurulan Türk Yurdu Cemiyeti ve Mart 1912’de çalışmalarına başlayan Türk Ocağı izlemişti. Bu örgütlerin yönetim kurullarında Hüseyinzade Ali ve Ahmet Ağaoğlu gibi birçok Rusya kökenli Türk bulunuyordu. Akçura bu örgütlerde birinci derecede rol oynamıştı. Akçura bu dönemde 1909- 1911 yılları arasında yayınlanan ve İslamcıların yayın organı olarak kabul edilen “Sırat-ı Müstakim” de de yazılar yazmıştı. Türk Derneği kurulduğunda bu dergi bu örgütün yayın organı olmuştu. Ancak 1911 yılı sonlarına doğru Trablusgarp Savaşı’nın sürdüğü sıralarda Türk milliyetçiliğinin Osmanlı İmparatorluğu’na zarar verebileceği düşüncesine varan Sırat-ı Müstakim, Panislamizm’e yönelince Akçura da dergiyle olan ilişkisini kesmişti. Bundan sonra da Türk Yurdu dergisinin kuruluşu gündeme gelmişti.41 Türk Yurdu Cemiyeti yayın organı olan Türk Yurdu dergisi ilk sayısını 1911 sonlarına doğru yayınlamıştı. İlk sayısından itibaren Türk Yurdu dergisi Yusuf Akçura tarafından çıkarılmıştı.42 İstanbul’da Türk Derneği, Türk Yurdu ve Türk Ocağı Cemiyetleri kurulduğu sıralarda Selanik’te Ziya Gökalp ve arkadaşları da 1911’de “Genç Kalemler” adında bir dergi çıkarmışlardı. Türk milliyetçiliği ve dilin sadeleştirilmesi konularında İstanbul’daki dernek ve kişilerle aynı yolda yürümekteydiler. Ancak Ziya Gökalp’in İttihat ve Terakki Fırkası merkez kurul üyelerinden olması sebebiyle Selanik’teki bu grubun daha siyasi bir yönü bulunmaktaydı. Gökalp ve arkadaşları İstanbul’a geldiklerinde “Genç Kalemler” i devam ettirmeyip Türk Ocağı’na katılmışlardı. Böylece Türk Ocağı Türkçülük hareketinin merkezi haline gelmişti. Türk Ocağı Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, Meşrutiyet’le birlikte kurulan Türkçülük kuruluşlarının en önemli ve en aktif olanıydı. Türk Yurdu dergisi 1917’den itibaren Türk Ocağı ile tamamen kaynaşmıştı.43 Akçura, kurulmasında önemli katkılarının bulunduğu “Rusya’daki Müslüman Türk-Tatar Halklarının Koruma Komitesi” nin başkanlığına getirilmiş ve 1915 yılında Rus egemenliği altındaki Türk ve Müslüman halkların haklarını ve bağımsızlık taleplerini önce müttefik ve dost devletler olan Almanya, Avusturya- Macaristan ve Bulgaristan daha sonra da tüm Avrupa 39 Georgeon, age., s.57. 40 Akçura, Türk Yılı 1928, s.458. 41 Georgeon, age., s.58-59. 42 Akçura, Türk Yılı 1928, s.460-461. 43 age., s.473. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 487 nezdinde savunmak amacıyla görevlendirilmişti.44 Bu dönemde daha çok diplomatik görevlerde bulunan Yusuf Akçura, 1917 yılı sonbaharında Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti tarafından, Rusya’daki Osmanlı tutsaklarının durumlarıyla ilgilenmek üzere Danimarka ve İsveç’e gönderilmişti. Rusya’daki bütün savaş tutsaklarının serbest bırakılması sonucunu doğuran Ekim Devrimi’nden sonra Brest-Litovsk Barış Antlaşması’nı imzalamakla görevli Türk heyetinde Hilali Ahmer temsilcisi olarak görev almıştı. Daha sonra Türk tutsaklarının dönüşünü sağlamak amacıyla bir yıl kadar Rusya’da kalmış ve bu dönemde Rusya’daki iç savaşın ortasında çalışmak zorunda kalmış, Rusya’dan ancak 1919 Ağustos’unda dönebilmişti.45 1.6. Millî Mücadele ve Yeni Türk Devletinde Faaliyetleri Rusya’daki görevini tamamlayıp İstanbul’a dönen Yusuf Akçura, karşısında Mondros Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kalmış yenik bir ülke bulmuştu. Yunan ordusu İzmir’e çıkmış, birçok milliyetçi aydın İngilizler tarafından Malta’ya sürülmüştü. Bu durumda Akçura İstanbul’daki milliyetçi direnişin yanında yer alarak Ekim 1919’da Millî Türk Fırkası’nın kuruluşuna katılmıştı. Yakın arkadaşı Ahmet Ferid’in liderliğinde kurulan bu parti, Mehmet Emin, Ahmet Hikmet, Mustafa Zühtü, Abdülhak Adnan gibi sürgünden kurtulan bazı eski Türkçüleri bir araya getirmişti. 1912’de kurulduktan sonra fazla varlık gösteremeyen Millî Meşrutiyet Fırkası’nın mirasçısı olan bu yeni parti, kendini milliyetçi ve demokrat bir kuruluş olarak tanımlıyordu. Mustafa Kemal’in Anadolu’daki millî hareketine yakınlık duyan bu parti, Türk adını taşıyan ilk siyasal partiydi. Akçura, Aralık 1919 seçimlerinde bu partinin İstanbul mebus adayı olmuş, ancak var olan adaylardan sadece Dr. Adnan Bey seçilebilmişti. Diğer taraftan Akçura bu dönemde İtilaf güçlerinin Mart 1920’de İstanbul’u fiilen işgal etmesinden kapatılıncaya kadar Türk Ocağı’nda çalışmalarını sürdürmüştü. Nisan 1921’de şair Mehmet Emin Bey ile birlikte İstanbul’dan ayrılarak Karadeniz ve İnebolu üzerinden Ankara’ya gelen Yusuf Akçura, burada Mustafa Kemal’in başlattığı millî mücadeleye katılmış, ihtiyat yüzbaşısı olarak Sakarya Meydan Muharebesi’ne katılmıştı. Devamında Ankara’da birçok görevler üstlenenmiş; Maarif Vekâleti ve Hariciye Vekâlet’inde çalışmıştı. Bu dönemde özellikle Türk-Sovyet ilişkilerinin güçlendirmesinde görev almıştı. Bunun dışında hocalık görevlerine de yeniden dönmüş, öncelikle 1921-1922 yıllarında Ankara’daki Serbest Halk Dersleri kurslarında, daha sonra da Ankara Hukuk Mektebinde dersler vermişti. Akçura 1923 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan İstanbul milletvekili olarak TBMM’ye girmiş ve bundan sonra kendisini meclis çalışmalarına vermişti.46 Ancak kalp rahatsızlığı sebebiyle Ankara’da oturması sakıncalı görülmüş ve İstanbul’a 44 Temir, age., s.49. 45 Seçil Karal Akgün ve Murat Uluğtekin (2010), Birinci Dünya Savaşı Sonunda İskandinavya’dan Sibirya’ya Hilal-i Ahmer Hizmetinde Yusuf Akçura, Ankara: Türk Kızılayı Derneği Yayınları, 2. Baskı, s.9-21. 46 Georgeon, age., s.104-105. 488*TAED 59 Ercüment BERK yerleşmişti.47 1934 yılında burada İstanbul Üniversitesi Yakın Çağ Siyasi Tarih Profesörlüğü kadrosuna geçmişti.48 1934 yılına kadar Meclis’te İstanbul’u temsil etmiş, ölümünden bir yıl önce de Kars’tan milletvekili seçilmişti.49 Yusuf Akçura yaşamının son yıllarında bir millî tarih görüşü yaratılması çalışmalarında çok önemli rol oynamıştı. 1931’de, daha sonra Türk Tarih Kurumu adını alacak olan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kuruluşuna katılmıştı. 1932’de bu cemiyetin başkanlığına getirilen Akçura, 1932’de Ankara’da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi’ne başkanlık etmişti.50 Bu kongre, yeni millî tarih anlayışının da ilk büyük tezahürü olmuştu.51 Yusuf Akçura 12 Mart 1935’te İstanbul Üniversitesi’ndeki vazifesinden Göztepe’deki evine dönerken fenalaşıp vefat etmişti.52 2. Fikirleri 2.1. Türkçülük Anlayışı 2.1.1. Türkçülük Fikriyle Tanışması Yusuf Akçura’nın kendi deyimiyle “biraz şuurlu Türkçülüğü” Harbiye sıralarında başlamıştı. Bu dönemde Necip Asım, Veled Çelebi ve Bursalı Mehmet Tahir Beylerin risale ve makaleleri yayınlanmakta, diğer taraftan İsmail Gaspıralı’nın Tercüman’ı da İstanbul’a gelmekteydi. Yusuf Akçura’nın yayınlardan etkilendiği muhakkaktı.53 Veled Çelebi, Necip Asım, Bursalı Mehmet Tahir gibi ilk Türkçüler dil, edebiyat ve tarihteki Türk öğelerine yeni bir konum kazandırmaya çalışıyorlardı. Kültürel milliyetçiliğinin başını çeken bu kişiler 1894’te Ahmet Cevdet tarafından yayınlanmaya başlayan “İkdam” gazetesinde yazılar yazmaya başlamışlardı. Bunların yazıları Akçura’nın milliyetçi bir yaklaşım kazanmasında önemli rol oynamıştı.54 Yusuf Akçura Harbiye’de okurken tatil aylarını akrabalarının bulunduğu Kazan ve Simbir’de geçirmiş, buralarda Şimal Türklüğü hakkında bilgi ve gözlem yapma fırsatı bulmuştu. Yol üzerinde bulunan Kırım’ın Bahçesaray’da bulunan eniştesi İsmail Gaspıralı’ya uğrayarak ondan feyz alıyordu. Simbir’de bulunan amcalarından İbrahim Bey’i de ziyaret eden Akçura burada; Türkçe lisanlarına hâkim ve Uygurcayı okuyup yazabilen amcasının zengin kütüphanesinden faydalanıyor, amcasının Türk âlemi ve Türklükle ilgili düşüncelerinden istifade ediyordu. Buralarda Şahabettin Mercani ile Kayyum Nasiri’yi de ziyaret etmişti.55 47 Esin, agm., s.40. 48 Temir, age., s.64. 49 Georgeon, age., s.106. 50 Temir, age., s.75. 51 Bkz. Birinci Türk Tarih Kongresi, s.1932. 52 Koşay, agm., s.398. 53 Yusuf Akçura (1981), Yeni Türk Devletinin Öncüleri, Ankara: Kültür Bakanlığı, s.136; Akçura, Türk Yılı 1928, s.414. 54 Georgeon, age., s.28. 55 Yusuf Akçura (2015), Türkçülüğün Tarihi, İstanbul: Ötüken Neşriyat, s.180-181. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 489 Akçura 1899’da Paris’e geldikten kısa bir süre sonra burada bulunan Türk mültecilerinden Doktor Şerafettin Mağmumi ile görüşmüştü. Doktor Şerafettin Mağmumi, Akçura’ya bu görüşmesinde; Osmanlıcılık fikrinin imkânsızlığını ve Türk milliyetperverliğinden başka sağlıklı bir fikrin bulunmadığını anlatmış, çoğunluğu Doğu ve Türk düşmanı olan Batılıların devamlı olarak dile getirdikleri adalet ve insaniyet sözlerine inanmanın tam bir ahmaklık olacağını belirterek, bütün bunları da Paris’te yaşadıklarından gözlemlediğini söylemişti. Şerafettin Mağmumi’nin bu sözleri zaten milliyetçilik izlerinin dimağında barındıran Akçura’yı çok derin etkilemişti.56 Paris’e gelir gelmez “Serbest Ulum-ı Siyasiye Mektebi” ne57 kaydolan Akçura, burada hemen hemen hepsi ciddi şekilde milliyetçi olan Boutumy, Alber Sorel, Funk Brentano, Anatole Leray-Beaulieu, Renouvier, Levy Bruhl gibi ünlü hocalardan dersler almıştı. Böylece gerek güney ve kuzey Türklüğü çevrelerindeki gözlemleri gerek kendinden önce gelen Türklerin eserlerinden ve sohbetlerinden edindiği fikirleri, bu okulla birlikte açıklık kazanan Akçura, artık milliyetçiliği ve Türkçülüğü siyaset sahasında da düşünmeye başlamıştı. 58 Sadri Maksudi Arsal’ın Yusuf Akçura ile olan birkaç hatırasını yazdığı bir yazısında; Paris’te hukuk fakültesinde öğrenim görürken, Akçura’yı sık sık bu çoğu Fransız milliyetçisi olan hocaların derslerinde gördüğünü ifade etmişti. Paris’te Yusuf Akçura ile Sorbon’da “Ecole des Hautes Etudes” mektebinde eski Türklerden kalma kitabelerle ilgili derslere de katıldıklarını belirten Arsal; burada bu dersi veren Halevy adındaki ihtiyar bir hocanın onları görünce eski Türkleri methettiğini ifade ederek, hocanın anlattıklarından aklında kalan bir ifadeyi şöyle aktarmaktadır: “Orhon Kitabeleri yazıldığı zaman, Avrupa’nın bugünkü dillerinden hiçbiri henüz tebellür etmemişti. Hâlbuki sizin dedelerinizin ta o devirde her şeyi ifade edebilecek derecede gelişmiş bir edebi dili vardı. Sizin kültürünüz bugünkü milletlerin kültürlerinden daha eskidir, iftihar edebilirsiniz.”59 Şüphesiz bu ve bunun gibi dersler Akçura’yı Türkçülük bağlamında ciddi şekilde etkilemiştir. Diğer taraftan bu dönemde, milliyetçilik akımı Avrupa’da yeni bir aşamaya geçmiş; Gobineau’nun ortaya atmış olduğu ırklar varsayımına dayanarak Almanlar Pancermenizm ile Ruslar Panislavizm ile güç ve büyüklük yarışına girişmişlerdi. Avrupa’da büyük ulusal devletler kurma fikri olgunlaşmaya başlamıştı. 60 Biyografisinde belirtildiği üzere, Akçura’nın Paris’te bulunduğu sıralarda Ahmet Rıza tarafından Türkçe olarak çıkarılan “Şura-yı Ümmet” gazetesinde birkaç makalesi, Fransızca olarak yayınlanan “Meşveret” gazetesinde ise uzunca bir makalesi yayınlanmıştı. 1902 yılı 56 Akçura, Türkçülüğün Tarihi, s.182. 57 Prusya bozgununun ardından bu bozgunun intikamını alacak siyasal kadrolar yetiştirmek üzere kurulan bu okul, baştan aşağıya milliyetçi bir ruhla donatılmıştı. Georgeon, age., s.34. 58 Akçura, Türk Yılı 1928, s.417-418. 59 Arsal, agm., s.347-348. 60 Enver Ziya Karal (1976), Üç Tarz-ı Siyaset adıyla yayınlanan kitaba yazdığı önsöz, Ankara: TTK Basımevi, s.4. 490*TAED 59 Ercüment BERK içerisinde yazdığı bu makalelerinden Siyasal Bilgiler Okulu’ndan aldığı derslerden çok fazla ilham aldığı görülmekteydi. Bu makalelerinde milliyet mevzularından bahsetse de henüz milliyetçilik konusuna girmemişti. Ancak bu yazılarında kesinlikle “Millet-i Osmaniye” tabiri kullanmamış onun yerine “Osmanlı ülkesinde oturan muhtelif akvam”, “Heyet-i Osmaniye” gibi tabirleri kullanmıştı.61 Son olarak, Akçura’nın Paris’te öğrenim görürken derslerinde arta kalan zamanlarda sınırlı kaynaklardan yazdığı “Osmanlı Saltanatı Müessesatı Tarihine Dair Bir Tecrübe” adlı bitirme tezinin ilmen ciddi bir değeri olmamakla beraber Akçura’nın o zamanlar siyasette milliyet hususundaki bakış açısını göstermek açısından önemlidir. Tezin sonuç bölümünde konuya Osmanlı Devleti’nin menfaatleri açısından bakarak ve değerlendirilerek hüküm yürütmüştü. Akçura’ya göre artık “Genç Türkler” in programlarının ilkelerinin uygulanabilirliği kalmamıştı. Milliyetçilik fikrinin çeşitli milletler arasında bu kadar yayılmasından sonra iki ayrı dine mensup kavimlerin arasında bu kadar düşmanlık ortaya çıktıktan sonra imparatorluktaki çeşitli unsurların birlik ve uzlaşma içinde bir millet oluşturmalarını mümkün görmeyen Akçura; cebir ve kuvvetle de imparatorluğun birlik ve bütünlüğünü korumanın mümkün olmadığını ifade etmiş ve imparatorluk sınırları içerisinde yaşayan gayrimüslim unsurların özerkliğini kazanmalarının kaçınılmaz olduğunu belirtmişti. Akçura bu satırları 1903 yılında, yani II. Meşrutiyet’in ilanından beş, Arnavutluk, Makedonya ve Batı Trakya’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmasında on beş sene önce yazmıştı. Dolayısıyla buradaki asıl önemli ve dikkat çekici husus Akçura’nın daha 1903’ten itibaren Osmanlı topraklarında yaşayan çeşitli gayrimüslim unsurların millî amaçlarına ulaşmalarının engellenemez olduğuna dair inancı yani milliyet meselesine verdiği önem ve değerdi.62 2.1.2. Üç Tarz-ı Siyaset ve Pantürkizm Yusuf Akçura, Paris’teki öğrenimini tamamladıktan sonra Rusya’ya gittiğinde orada yazdığı ünlü “Üç tarz-ı Siyaset” adlı makalesini Kahire’de çıkan “Türk” gazetesine yollamıştı. Akçura’nın yazdığı bu makaleyle ilk defa siyasi alanda Türkçülük meselesi bütün açıklığıyla dile getirilmişti. İlk defa Osmanlı Saltanatının takip ettiği ve takip edebileceği üç tarz-ı siyaset yani Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük açık bir şekilde beyan edilmişti.63 Yusuf Akçura’nın yazdığı ve bir Türk Milliyetçiliği manifestosu olarak görülen “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı bu makalesinden aslında; Türk halkının niteliklerinin yüceltilmesi, kökenlerinin ne kadar büyük bir uygarlık temeline dayandığını kanıtlamaya çalışması, nasıl birlik içinde olduklarını göstermek istemesi gibi şeyler beklenebilirdi. Ancak bu eser öyle bir metin 61 Akçura, Türk Yılı 1928, s.418. 62 age., s.419-421. 63 age., s.422. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 491 değildi. Bu makalede Pantürkizm, yararları ve riskleriyle değerlendirilen bir “iş” gibi ele alınmıştı.64 Makalenin başında üç tarz-ı siyaset; ilk olarak, Osmanlı Devleti’ne bağlı çeşitli milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir Osmanlı milleti oluşturmak, ikinci olarak, hilafet hakkının Osmanlı Devleti hükümdarlarında olmasından yararlanarak bütün Müslümanları Osmanlı idaresinde siyaseten birleştirmek, son olarak da, ırka dayanan siyasi bir Türk milleti teşkil etmek olarak tarif edilmiştir.65Akçura, makalenin ikinci bölümünde bu üç siyasetten hangisinin faydalı ve uygulanabilir olduğunu sorgulamış, her üçünün de faydalarını şu şekilde karşılaştırmıştı: “Osmanlı Devleti’nin menfaati, bütün Müslümanların ve Türklerin menfaatlerine aykırı değildir. Zira tebaası olan Müslüman ve Türkler onun kuvvetlenmesiyle kuvvetlenmiş demek olduğu gibi, Müslüman ve Türkler de kuvvetli bir destek bulmuş olurlar. Fakat İslam’ın menfaati, Osmanlı Devleti’nin ve Türklüğün menfaatine tamamen uymaz. Zira İslam’ın kuvvet kazanması, Osmanlı tebaasından bir kısmının sonunda kaybını bir cihetle Osmanlı Devleti’nin günümüzdeki topluluğundaki bir parçasının yok olmasını mucip olacağı gibi, Türklüğün müslim ve gayrimüslim dini anlaşmazlığıyla bölünmesine ve binaenaleyh kuvvetsizleşmesine sebep olur. Türklüğün menfaatine gelince o da, Osmanlı Devleti’nin ne de İslam’ın menfaatine büsbütün uygun gelmez. Zira İslam toplumu Türk ve Türk olmayan kısımlarına bölerek zayıflatır ve bunun neticesi olarak Osmanlı tebaanın Müslümanları arasında da nifak salıp Osmanlı Devleti’nin kuvvetsizleşmesini mucip olur.”66 Akçura, Osmanlı milletinin teşkili konusunun, Osmanlının mevcut ülke sınırlarını korumak için tek çare olduğunu, ancak Osmanlı Devleti’nin mevcut gücünün bu coğrafi sınırı artık koruyamadığına dikkat çekmişti.67 Diğer taraftan bu amaç doğrulusunda asıl önemli hususun, çeşitli cins ve dine mensup olup o ana kadar birbirleriyle kavga ve savaştan hali kalmayan unsurların, o saatten sonra kaynaşmalarının ihtimal dâhilinde olup olmadığına da dikkat çekmiştir. Bu durumun zaten geçen zaman içerisinde tecrübe edilerek başarısızlıkla sonuçlandığını görmektedir. Akçura’ya göre bu kaynaşmayı ne Müslümanlar ve özellikle Osmanlı Türkleri, ne de gayrimüslim tebaa istemiyordu. Zaten 19. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nde bulunan gayrimüslim tebaaya geçmişlerini, haklarını, milliyetlerini öğretirken, Osmanlı Devleti’ni zayıflatmıştı. 68 Akçura’ya göre bir Osmanlı milleti oluşturmaya engel olan harici ve dâhili sebepler, uygulamaya konulmaya başlandığından beri azalmamış tersine artmıştır. Abdülhamid’in izlediği siyasetin, müslim ve gayrimüslim arasındaki nifak ve zıddiyeti arttırmıştı. Aslına bakılırsa Avrupa’dan yayılan yeni fikirler daha çok Türklerin zararına olmuştu. 69 Akçura böylelikle daha önce uygulanmış ve başarısızlıkla sonuçlanmış olan Osmanlıcılık siyasetini bir kenara bırakarak 64 Georgeon, age., s.33. 65 Yusuf Akçura (1976), Üç Tarz-ı Siyaset, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, s.1. 66 age., s.26. 67 age., s.27. 68 age., s.28. 69 age., s.30-31. 492*TAED 59 Ercüment BERK İslamcılık ve Türkçülük siyasetlerini incelemeye koyulmuştu. Akçura, İslam dininin halen çok güçlü bir unsur olduğunu kabul ederek, bu siyasetteki bazı sorunları dile getirmişti. Öncelikle İslam dini mümin olan kişilerin cinsiyet ve milliyetlerini bitirmekteydi. Diğer taraftan hicretten henüz bir asır geçmeden Arap ve Acem milliyetleri arasında zıtlaşma, Emevi ve Haşimi Hanedanları arasındaki nefret tarzında kendini göstermiş ve İslam birliğinde kapanmaz yaralar açmıştı. Sünni ve Şii ihtilafını ortaya çıkarmıştı. Hilafet de bile ikilik oluşmuştu. Ayrıca bir taraftan İslam devletlerinin hepsi Hıristiyan devletlerinin nüfuzu altındaydı, diğer taraftan da bir iki istisna hariç bütün Hristiyan devletleri Müslüman tebaaya sahipti.70 Türk birliği siyasetine gelince; Akçura’ya göre Türk birliği siyaseti ile sağlanacak en büyük fayda; dilleri, ırkları, adetleri ve hatta çoğunun dinleri bir olan ve Asya kıtasının büyük bir kısmıyla Avrupa’nın doğusuna yerleşmiş Türklerin birleşmesine ve büyük bir siyasi milliyet oluşturulmasına hizmet etmesi ve bunda en büyük rolü Osmanlı Devleti’nin oynayacak olmasıydı. Akçura’nın deyimiyle “Osmanlı Devleti, şimdi Japonya’nın sarılar âleminde yapmak istediği vazifeyi üzerine alacaktı.”71 Ancak Akçura’ya göre Türkleri birleştirmek hayali henüz yeni doğmuş bir çocuktu. İslamiyet’te görülen o kuvvetli teşkilattan, heyecandan, maddi ve manevi hazırlıktan hemen hemen hiçbiri Türklükte yoktu. Fakat birleşmesi muhtemel olan Türklerin büyük bir kısmı aynı zamanda Müslümandı. Bu da İslam dininin büyük Türk milletini oluştururken de önemli bir unsur olabileceğini gösteriyordu. Bu sebeple İslam dini, Türklüğün birleşmesine hizmet edebilmek için, son zamanlarda Hıristiyanlıkta olduğu gibi, içinde milliyetlerin doğmasını kabul edecek şekilde değişmeliydi. 72 Akçura’ya göre İslamiyet Türk Milliyetçiliğini kabullenmekle kalmamalı, onun hizmetine girmeliydi. O’nun bu yaklaşımı Türk milliyetçilerinin daha sonra ele alacakları, milliyetçiliğin İslamiyet’e yeni bir canlılık kazandırması düşüncesine esin kaynağı olmuştu. Müslüman ülkelerde milliyetçiliğin gelişmesi İslamiyet’i zayıflatmaktan çok onun güçlenmesine hizmet edecekti. “Üç Tarz-ı Siyaset” yayınlandıktan on sene sonra Türk milliyetçi çevrelerinde yaygın olan düşünce buydu. Akçura’nın diğer bir görüşü de İslamiyet’in birlik ve dayanışmasından kaynaklanan bütün gücünü milliyetçiliğin hizmetine verilmesiydi. Diğer bir deyişle Türklerin İslamiyet’le tanışmasıyla başlayan ve Osmanlı döneminde de devam eden İslam’a hizmet etmelerine karşılık şimdi Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkmasıyla birlikte Türklerin davasına hizmet etme sırası İslamiyet’te geçmişti. 73 Akçura’ya göre Türklük siyasetindeki dış engeller İslamcılık siyasetine nazaran daha azdı. Çünkü Hristiyan devletlerden sadece Rusya’da Müslüman ve Türk tebaa bulunuyordu. 74 70 age., s.31-33 71 age., s.33-34 72 age., s.34 73 Georgeon, age., s.43. 74 Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, s.35 Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 493 Akçura makalesinin sonunda İslamcılık ve Türkçülüğün Osmanlı Devleti için eşit denebilecek fayda ve zararları içerdiğini, uygulama konusunda da kolaylık ve zorluk derecelerinin de aynı seviyede sayılabileceğini belirtmişti. 75 Akçura “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesinde özetle, Osmanlı Devleti için en faydalı sistem olarak Osmanlıcılığın uygulanmasını olanaksız görüyor diğer taraftan Panislamizm ve Pantürkizm’e gelince bunların her ikisinin de Osmanlı Devleti’nin geleceği söz konusu olduğunda bazı kayıplara neden olacak politikalar olarak görmekteydi. Ancak olası iç ve dış engeller kaldırılabilirse uygulanabilir politikalar olarak görülmüştü. Akçura, makalesinin sonunda Pantürkizm ile Panislamizm olarak kesin bir tercih yapmıyor görünse de hangisine eğilimi olduğu belliydi. Panislamizm için en büyük engel, bir dış engel olarak Avrupa ülkelerinin Müslüman ülkeler üzerindeki nüfuzu görülmekte iken, Pantürkizm de bunun tersine en büyük engel içerde görülüyor, bunun da Türkler arasındaki millî bilinci oldukça yavaş ilerlemesi olarak ifade ediliyordu. Bu durumda Pantürkizm Panislamizm’e göre daha geniş imkân dâhilinde görülüyordu.76 Akçura daha sonraları bu makalesi üzerine yaptığı değerlendirmede, makalesinde önemli bir tahlil eksikliği belirterek; “Türklük siyaseti” ile “Türklük birliği”, “İslam siyaseti” ile “İslam birliği” kavramlarını birbirine karıştırdığını, Osmanlı Devleti’nin içerde “Türklük” veya “İslam” siyaseti takip etmesinin, dışarıda “Pan-Türkist” veya “Pan-İslamist” olmasını mutlaka gerektirmediğini belirtmiştir.77 Akçura burada Türkçülük ve İslamcılık siyasetinin sadece Osmanlı Devleti sınırları içerisinde uygulanmasının ileri sürülmesinin daha verimli olacağını anlatmak istemiş olmalı. Söz konusu makale incelendiğinde Akçura’da hâkim olan ve açıkça belli olan düşüncelerden biri güç temasıydı. Akçura’da açıkça belli olan bir başka düşünce ise faydacılıktı. Söz konusu makalesinde belirttiği politikaları özellikle faydacı bir bakış açısıyla ele aldığı kolayca anlaşılmaktadır. Genel olarak değerlendirildiğinde Akçura, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük politikalarının Osmanlı Devleti’nde yararı ve uygulanabilirliği üzerinde durmuştu.78 Georgeon’un belirttiği üzere Akçura makalesinde; devleti koruma bakış açısıyla hareket etse de, devletin yapısında ve toprak bütünlüğünde değişiklikler olması olasılığı onu korkutmuyor ve “Osmanlı Devleti’nin hakiki kuvveti şekl-i hazır-ı coğrafisini muhafaza etmek midir.” sorusunu sorma cesaretini kendisinde buluyordu. Akçura’nın aslında “Üç Tarz-ı Siyaset” ile önerdiği köklü bir değişim, yeni bir toprak dengesi, yeni bir dayanışma ilkesi ve geleceğe yönelik yeni bir bakış açısıydı.79 75 age., s.35 76 Georgeon, age., s.37. 77 Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri, s.149-151. 78 Georgeon, age., s.32-33. 79 age., s.39. 494*TAED 59 Ercüment BERK Akçura, Türkçülük hakkında “Irk üzerine müstenit bir Türk siyasi milleti husule getirmek fikri pek yenidir. Gerek şimdiye kadar Osmanlı Devletinde, gerekse gelip geçen diğer Türk devletlerinin hiç birisinde bu fikrin mevcut olduğunu zannetmiyorum.” diyordu.80 İlk bölümün sonunda bu hususu tekrar dile getiren Akçura, “Ne olursa olsun, ırk müstenit siyasi bir millet türetmek henüz pek turfandadır, pek az yaygındır” demişti.81 Akçura “Üç Tarz-ı Siyaset” te etnik ırk kavramına karşılık “siyasal milliyet” kavramını kullanmıştı. Daha sonraki yazılarında ise ırk kavramının siyasal karşılığı olarak “Türklük” kelimesini kullandığı görülmekteydi. Ancak Akçura’yı ilgilendiren, sorunun siyasal yönüydü, yani Türklükten daha ziyade “Türkçülük” idi.82 Akçura’nın bu makalesi ilk anlarda sınırlı bir çevrede yayılmış ve etki etmişti. Broşür şeklinde yayınlanmasından sonraki baskıları ise makalenin geniş bir çevreye yayılmasını sağlamıştı. 1907’de Kahire’de yapılan ilk baskısıyla Rusya Müslümanları tarafından ciddi şekilde benimsemişti. Orenburg’da yayınlanan “Şura” da bu makaleyi değerlendiren bir gazeteci, “Üç Tarz-ı Siyaset” in 80 cilt değerinde bir yapıt olduğunu söylemekteydi. Makalenin ikinci baskısı 1911’de Trablusgarp Savaşı döneminde, Balkan Savaşı’nın patlak vermesinden hemen önce İstanbul’da yapılmıştı. Türk milliyetçileri için temel bir siyasal metin haline dönüşmesi de bu dönemde olmuştu.83 “Üç Tarz-ı Siyaset” yayınlanana kadar daha önce Türk milliyetçiliği siyaseti ve önemi hakkında görüşler bu kadar açıkça ve kesinlikte hiçbir yazıda belirtilmemişti. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte bu üç siyaset Osmanlının içinde ve dışında işlenmeye başlamış, hatta batılı yazarlar tarafından “Üç Tarz-ı Siyaset” in yazarı Yusuf Akçura Türklük hareketinin önderi, kurucusu ve yayıcılarından olarak gösterilmekteydi.84 Charles Warren Hostler’e göre, bu makale 1848 Komünist Manifestosunun Marksistler için oynadığı rolün benzerini Türkçüler için oynamıştı.85 Yusuf Akçura’nın savunduğu Pantürkizm ile Panturanizm arasında bir ilişki olup olmadığı konusuna gelince; Akçura, Türk topluluklarının etnik birliğini tanımlarken “turani” terimini kullanıyordu. Ancak bununla birlikte “Turancılık” veya “Panturanizm” i yani Türk halklarıyla Fin-Macar halklarının birliğini amaçlayan harekete hiç yönelmemişti. Turancılık, “turan ırkı” diye tabir edilen Ural-Altay ve Fin-Macar halklarının birliğini savunan ideolojik ve siyasal kimliğini tehdit eden Pancermenizm ve Panislavizm’e tepki olarak Macaristan’da doğmuştu. Daha sonraları Ömer Seyfettin, Tekin Alp ve Ziya Gökalp gibi Türk milliyetçilerinin vasıtasıyla yayılmıştı. Turan, onlar için Türk ve Turan halklarının birliğini sağlayacak olan geleceğin devletini ifade ediyordu. Tekin Alp bu konuda “Küçük Turan”, “Büyük Turan” 80 Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, s.23. 81 age., s.24. 82 Georgeon, age., s.41. 83 age., s.44. 84 Akçura, Türk Yılı 1928, s.426-427. 85 Ercüment Kuran (1987), Yusuf Akçura’nın Tarihçiliği, Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyumu Tebliğleri, Ankara: Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, s.46. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 495 ayrımını yaparken Ziya Gökalp ise Türklerin anayurdunu simgeleyen bir “Kızıl Elma” mitine dönüştürmüştü. Gökalp, bu adı verdiği şiir derlemesinde “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan / Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan” demişti. Bir bakıma Türk milliyetçiliğinin romantik tarafını bu turan temasıyla ortaya çıkmıştı. Ahmet Ağaoğlu ve Yusuf Akçura gibi Rusya’dan göçen aydınlar hiçbir zaman Turancılığa yönelmemişlerdi.86 Çakmak ve Yücel’in de ifade ettiği gibi; Akçura’nın temel amacı refah ve itibarlı bir ülkede yaşayabilmekti. İşte onun anlaşılmayan yönü de buydu. Yani onun duygusal ve romantik bir milliyetçilik anlayışından ziyade fikir ve strateji üreten rasyonel bir milliyetçi olmasıydı. Kısacası onun milliyetçilik anlayışının temelinde “Üç Tarz- Siyaset” vardır. O duygusal nitelikli bir düşünceyle değil, aklını kullanarak, araştırarak ve tartışarak milliyetçilik fikrine ulaşmıştı.87 2.1.3. Türkçülüğün Teşkilatlanmasında Yusuf Akçura Yusuf Akçura II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a geldikten sonraki Türkçülük faaliyetlerini daha çok kültürel alanda yoğunlaştığını görmekteyiz. Bunda Rusya’da edindiği tecrübelerin etkisi şüphesiz büyüktü. Orada edindiği siyasi tecrübe sonucunda Rusya Türk ve Müslümanlarının kültürlerinin geliştirilmesi gerektiği kanısına varan Akçura, Osmanlı topraklarında millî şuurun çok daha zayıf olduğunu bildiğinden burada Türkçülük faaliyetlerine kültür alanında yoğunlaştırmış olmalıydı. Tanzimat döneminin millilikten ve düşünceden uzak ve taklitçi olmasını eleştiren Akçura’nın bu dönem hakkındaki değerlendirmelerini belirtmek faydalı olacaktır. Akçura, Tanzimat dönemini Avrupa’da kaynayan hukuki, siyasi, sosyal, edebi bazı fikirlerin Müslüman Osmanlıların zihinlerinde yer etmeye başladığı bir dönem olarak tanımlamaktaydı. Özellikle Türklerin millî ruhiyatını inceleyenlerin, Türklerin fikriyattan daha çok fiiliyata, uygulamaya önem verdiğini belirttiklerini ve bunda da pek haksız olmadıklarını belirterek şu kanıya varmıştı; Türklerin düşünce ile ilgili işlerle uğraşıp yorulmak yerine başkalarının teorik düşüncelerinden çıkan uygulamaya dönük sonuçları tatbik ile işi kolaylaştırmayı yeğlediklerini gösteren pek çok tarihi olaylar vardı. Yine bahse konu olan hususla ilgili olarak, Avrupa fikirleri, esaslarından incelenip, o esaslara göre Osmanlı sosyal hayatının araştırılması ile elde edilecek esas sonuç düşünülmeden, yani işin düşünce aşamasına kafa yorulmadan, yüzeysel bir şekilde öğrenilen bazı Avrupa fikirlerinin bazı pratik sonuçları Osmanlı sosyal hayatına, yukarıdan ve aşağıdan, yani devletin idaresini elinde tutan yöneticiler ile bu idareyi beğenmeyen münevverler tarafından uygulamaya başlamıştır. Sonuç olarak, bunun yukarıdan başlayanı “Tanzimat”, aşağıdan geleni “Yeni Osmanlıcılık” hareketi adını almıştır. Bu iki hareket de düşünceden çok uzak olup, ikisinin de fikriyatına dair ciddi eserlerini bulmak 86 Georgeon, age., s.45. 87 Orhan Çakmak ve Atilla Yücel (2002), Yusuf Akçura, Ankara: Alternatif Yayınları, s.18. 496*TAED 59 Ercüment BERK zordu. 88 Akçura, Tanzimat’ın en belirgin özelliğinin “taklit” olduğunu savunmakta ve Tanzimat’ta esaslar ve usullerden daha çok pratik sonucun taklit edildiğini belirtmektedir. Tanzimat’ı bir nevi Nizamı Cedid’in devamı olarak kabul etmektedir. Tıpkı nasıl Nizamı Cedid Avrupa’nın silahlarını satın aldırıp, onların askerî elbiselerini diktirmiş ve askerî talimnamelerini tercüme ettirip uygulattıysa, Tanzimat da Avrupa’nın sivil elbiselerini herkese giydirip, ceza ve ticaret kanunlarını tercüme ettirmiş, Avrupa’nın mali ve idari teşkilatı şöyle böyle taklide uğramıştı. Tabi bu durum düşünmek, düşünceleri ifade etmek ve yazmak konusunda etki etmişti. Ancak bütün bu yapılanlarda ideolojik noksanlık olumsuz sonuçlar elde edilmesine açmıştı. Yeni Osmanlılar hareketi, düşünce itibariyle Tanzimat’ı tamamlamakta ve bir bakıma Tanzimatçıların radikalleri olarak tanımlanabilmekteydi. Yeni Osmanlıların siyasi edebiyatlarında “vatan”, “millet”, “hukuk” ve “hürriyet” kavramları çokça geçmekteydi.89 Yusuf Akçura Tanzimat döneminde hafif hafif kıpırtıların olduğu Türkçülüğü üç faal devreye ayırmıştır. Türkçülüğün ilk devesini 1865 ile 1870 yıları arasındaki dönem olarak kabul etmiştir. Bu dönemdeki çalışmalarım lisan alanında olduğunu; edebiyat, lügat, filoloji sahalarına Şinasi’nin, Ziya Paşa’nın, Ahmet Vefik Paşa’nın ve Mustafa Celaleddin Paşa’nın önemli eserlerinin olduğunu belirtmiştir.90 Akçura, Türkçülüğün ikinci devresini 1876 ile 1880 yılları arasındaki dönem olarak kabul etmiştir. Bu devrede Türkçülüğün lisan, tarih, eğitim ve siyaset cephelerinin bulunduğunu belirten Akçura; Süleyman Paşa, Özbekler Şeyhi Süleyman Efendi, Rumelili Ahmet Mithat fendi ve Ahmet Cevdet Paşa’nın bu devrenin Türkçüleri olduğunu ifade etmiştir.91 Akçura, Türkçülüğün üçüncü devresini ise 1897 ile 1900 yılları arasındaki dönem olarak göstermektedir. Bu dönem içerisinde II. Abdülhamit’in istibdat yönetiminin özellikle 1897 ile 1898 yılları arasında biraz hafiflediği görülmekteydi. 1897’deki Osmanlı-Yunan Harbi Osmanlı sosyal hayatında bilhassa Osmanlı aydınları arasında hareketliliğin artmasına sebep olmuştu. Şemsettin Sami, Necip Asım, Veled Çelebi, Bursalı Tahir, Raif Paşazade Mehmet Fuad, Ahmet Hikmet, Şair Emin Bey, Tunalı Hilmi Bey, Ahmet Cevdet Bey, Emrullah Efendi, Necip Bey gibi isimler bu dönemin Türkçüleriydi.92 Bu dönemde özellikle lisan ve tarih alanındaki Türkçülük çalışmalarının II. Abdülhamit idaresi tarafından yasaklandığını belirten Akçura, bu dönemde Türkçüler aleyhinde en çok hücum eden kişinin İslamcı ve aynı zamanda “Arapcı” olarak tanınan Ebüzziya Tevfik Bey’i göstermiştir.93 Akçura Türkçülüğü üç devreye ayırdıktan sonra son olarak kendisinin bulunduğu Siyasi Türkçülerden bahsetmiştir. Osmanlı İmparatorluğu 88 Yusuf Akçura, (2006), Türkçülük, İstanbul: Toker Yayınları, 2. Baskı, s.16-17. 89 age., s.19-20. 90 age., s.33-34. 91 Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri, s.40-41. 92 age., s.82. 93 age., s.99. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 497 sınırları dışında Türkçülük akımına hizmet etmeye çalışan Tunalı Hilmi Bey, Hüseyinzade Ali Bey ve kendisinin Türkçülükle özellikle siyaset alanında meşgul olduklarını belirtmiştir.94 Akçura İstanbul’a geldikten sonra yürüttüğü Türkçülük faaliyetlerinin ilkini, kurucuları arasında kendisinin de yer aldığı Osmanlı’da Türk Milliyetçiliği temeline dayanarak kurulan ilk cemiyet olan “Türk Derneği” nin kurulması oluşturmaktaydı. Türk Derneği Cemiyeti’nin maksadı nizamnamesinin ikinci maddesinde şöyle belirtilmekteydi: “Cemiyetin maksadı Türk diye anılan bütün Türk kavimlerinin mazi ve haldeki asr efal, ahval ve muhiti öğrenmeye ve öğretmeye çalışmak yani Türklerin asar-ı atikasını, tarihini, lisanlarını avam ve havas edebiyatını, etnografya ve etnolojisini, ahval-i içtimaiye ve medeniyet-i hazıralarını, Türk memleketlerinin eski ve yeni coğrafyasını, araştırıp taraştırıp ortaya çıkararak bütün dünyaya yayıp dağıtmak ve dilimizin açık, sade, güzel ilim lisanı olabilecek surette ve medeniyette elverişli bir dereceye gelmesine çalışmak ve imlasını ona göre tetkik etmektir.”95 Turancı kimliğiyle tanınan Hüseyin Namık Orkun’a göre bu dernek Türkçülük için değil Türkoloji için kurulmuştu.96 Daha sonra yine 1911’de kurulan “Türk Yurdu” cemiyetinin çıkardığı “Türk Yurdu” dergisinde yazılar yazmaya başlayan ve derginin altı yıl müdürlüğünü yapan Akçura’nın hazırlamış olduğu, yazı ve idare heyeti tarafından kabul edilen programın içeriğinde şu önemli huşular yer almaktaydı: “1. Risale Türk ırkının mümkün olduğu kadar tarafından okunup anlanarak istifade olunacak bir tarzda yazılacaktır. Binaenaleyh dili sade olacaktır, kavim ekseriyetine faydalı mevzular seçilecektir, çetin mevzular bil kolay ifade olunmaya çalışılacaktır. Mamafih münevver düşünce sahiplerinin zevki, çıkarı gözden kaçırılmayacaktır. 2. Risale, bütün Türklerce makbul alabilecek bir ideal ortaya koymaya çalışacaktır. 3. Risalede Türklerin tanışmalarına, iktisat ve ahlakça yükselmelerine ve fen bilgileriyle zenginleşmelerine hizmet eden mevzular en ziyade yer alacak, siyaset bunlardan sonra gelecektir. 4. Türklerin birbirleriyle tanışmaları için Türk dünyasının her tarafında olup geçen ve bilhassa kardeşler arasında sevinç veya kedere sebep olan vakalar ile Türk dünyasının ötesinde berisinde ortaya çıkan fikir cereyanları kaydolunacak, Türk ırkının muhtelif kavmiyetlerinde doğan edebiyatı ırkın bütün fertlerine bildirmek için çalışacaktır. 5.Risale; Osmanlı Devleti’nin iç siyasetinden bahsederken, hiçbir siyasi fırkaya taraftarlık etmeyerek, ancak Türklüğün, Türk unsurlarının siyasi ve iktisadi menfaatlerini müdafaa edecektir. Türk unsurlarının menfaatlerini müdafaa ederken, muhtelif unsurlar arasında ihtilaflar doğmasından kaçınmaya çalışacaktır. 94 age., s.134. 95 Akçura, Türkçülüğün Tarihi, s.242-243. 96 Hüseyin Namık Orkun (1944), Türkçülüğün Tarihi, İstanbul: Berkalp Kitabevi, s.86. 498*TAED 59 Ercüment BERK 6. Risale, Osmanlı Türkleri arında Türk millî ruhunun gelişme ve takviyesine çok çalışacak ve ekseriye hiçbir şeye dayanmaksızın ortaya çıkan mübalağalı Batı korkusundan da bu milleti kurtarmaya elinden geldiği kadar uğraşacaktır. 7. Risalenin devletlerarası siyasette esas fikri, Türk âleminin menfaatlerini müdafaa etmektir.” Yusuf Akçura dergide müdürlüğünü yürüttüğü altı yıl boyunca bu programa sadık kalarak bu hususları bu hususları uygulamaya çalıştığını belirtmiştir.97 Sadece Türklük konusuna ayrılmış yapısıyla “Türk Yurdu” dergisi, gerçek anlamda bir “aslına dönüş” ü yansıtmaktaydı. Çoğunlukla Yusuf Akçura veya Ahmet Ağaoğlu tarafından kaleme alınan ve “Türk Âleminden” başlığını taşıyan günlük yazılarda siyasal, toplumsal ve kültürel sorunlar Türklük bakış açısıyla ele alınmaktaydı. Dergide Pantürkizm, tamamıyla kültürel bir olgu olarak ele alınmaktaydı. “Türk Siyasal Milliyeti” nden söz edilmezken sadece Türk halkının kültürel birliğini tanımlamak veya güçlendirmeye çalışmakla yetinilmekteydi.98 Orkun, yapılan bu çalışmaları şöyle yorumlamaktadır: “Görülüyor ki henüz idealini formüle edememiş birkaç hakiki Türk çalışıp çabalamakta, cemiyetler kurmakta, mecmualar çıkarmakta idiler. Bu ideal arama ihtiyacı birkaç Türk tarafından duyulup ekseriyet bunu sezmediği için mecmualara birkaç nüsha sonra ortadan kaybolmakta, cemiyetler daimî bir şekil alamamakta idi.”99 Yine bu dönemde Türk Yurdu’nun yayınlanmasından birkaç ay sonra Türk Ocağı kurulmuştu. Resmen 1912 senesinin başlarında kurulan Türk Ocağı aslında daha 1911 senesi Mayıs ayında Askerî Tıbbiye öğrencilerinden bir grubun girişimi ve fikirlerinden yararlanacaklarına inandıkları bazı kimselere mektupla müracaatlarıyla kuruluş çalışmaları başlamıştı. Yusuf Akçura’ya da gönderilen bu mektup şu şekilde başlamaktaydı: “Efendimiz, Türk ırkının maarif ve mekteplerine hizmet ederek, içtimai geleceğini temin emeliyle toplanmış 190 tıbbiyeli namına zatı alilerine müracaat eyliyoruz. Maksadımız arz edeceğimiz şeylere dair hakimane ve edibane fikirlerini öğrenmektir.”100 Türk Ocağı’nın idare heyetinde yer alan Akçura; Türk Ocağı’nın imparatorluk döneminde siyasetle uğraşmadığını ve kurulduğu sıradaki prensiplerine sadık kaldığını ancak imparatorluk parçalanıp dağıldığı sıralarda Türk milliyetçiliği fikri, gelişen olaylar sonucu siyasi bir konuma gelince ocağın da faaliyetleri kendiliğinden siyasi bir faaliyete dönüştüğünü belirtmektedir. Türk Ocaklar, Mustafa Kemal’in liderliği altında başlayan Türk millî hareketine de iştirak etmiş, imparatorluğun son Meclis seçimlerinde Ocak’tan bazı kişiler “Millî Türk Fırkası” adıyla kurulan 97 Akçura, Türk Yılı 1928, s.460-463. 98 Georgeon, age., s.61. 99 Orkun, age., s.87-88. 100 Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri, s.195. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 499 parti adına seçime katılmışlardı. Ancak İstanbul’un işgali dolayısıyla Türk Ocağı’nın faaliyetleri kesintiye uğramıştı.101 2.1.4. Demokratik Türkçülük ve Halkçılık Anlayışı Yusuf Akçura’nın fikirleri, daha Anadolu’da Mustafa Kemal öncülüğündeki millî hareket başlamadan değişikliğe uğramıştı. Aslında onun Anadolu’daki bu hareketi benimsemesini sağlayan da bu değişiklik olmuştu. Onun için ilk büyük dönemeç Rus devrimiydi. Bu devrimle birlikte büyük Pantürkizm ülküsünü bırakarak daha sınırlı amaçlara yönelmişti.Yusuf Akçura Rusya’dan döndükten sonra 1919’da İstanbul Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansta, Türk milliyetçilik tarihinde iki akım olduğu saptamasını yapmıştı. Bunlar emperyalist Türkçülük ve demokratik Türkçülüktü. 102 Akçura 16 Eylül 1919’da İstanbul Türk Ocağı’nda verdiği bu konferanstaki konuşmasında; Demokratik Türkçülüğün, milliyet esasını, her millet için bir hak olarak kabul ettiğini ve Türkler için talep ettiği bu hakkı, diğer milletlere de aynı derecede hak olarak tanıdığını belirtiyordu. Demokratik Türkçüler, Türkün mevcut millî kuvvetinin ancak kendisinin hayatta kalmasını sağlamaya yeteceğini, diğer milletleri temsil etmek şöyle dursun yönetmeye çalışmanın bile mevcut kuvveti azaltacağından uygun görmemekteydiler. Emperyalist Türkçüler ise daha çok Avrupa’daki nasyonalistlere benzemekteydiler. Sadece kendi güçlerini arttıracak olan milliyetçiliğin taraftarıydılar. Demokratik milliyetçiliğin hakkı almaya ve gasp edilmek istenen hakkı savunmaya çalıştığını, emperyalist milliyetçilerin ise saldırgan olduğunu, kendi milletini güçlendirmek için başka milletlerin hukukuna saldırabileceğini belirten Akçura, bu konudaki kendinin tarafını şöyle açıklamaktaydı: “Efendiler, Türklerin taarruzi emperyalist milliyetçiliği hatalıdır. Bugün bu sözleri söyleyen eline kalem aldığı, mektepte, medresede veya böyle serbest bir kürsüde söz söylemeye başladığı andan beri daima demokratik Türkçülüğü müdafaa etmiştir. Bundan sonra, vekayiin verdiği derslerden ibret alarak bu esası daha ziyade katiyetle müdafaa edecektir”103 Aslına bakılırsa bu zekice yapılan bir ayrımdı ve bunun sayesinde Enver Paşa gibi yayılmacı amaçları olan İttihatçılardan farklı değerlendirilmişti. Bu demokratik kavramı bütün Türklerin birliğini sağlama amacını inkâr etmiyorsa da en azından Pantürkizm’in saldırgan yönlerinin mahkûm etmek gibi bir yönü vardı.104 Daha sonra yeni Türk devletinin millî bir devlet olarak kurulmasıyla fikirleri şekillenen Yusuf Akçura, önceleri “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” adıyla daha sonra “Türkiye Cumhuriyeti” adıyla kurulan yeni Türk devletinin; Türk milliyetçiliği açısından Türkçülük idealinin tahakkuku olarak nitelendirmişti. O’na göre çoğu Türkçünün yaşamlarında 101 Akçura, Türkçülük, s.190. 102 Georgeon, age., s.107. 103 Yusuf Akçura (2006), Cihan Harbine İştirakımız ve İstikbalimiz, Siyaset ve İktisat, Ankara: Sinemis Yayınları, s.7-9. 104 Georgeon, age., s.107. 500*TAED 59 Ercüment BERK gerçekleşebileceğini ümit bile edemedikleri bir ideali, bir Türk dehasının kudretiyle gerçek olmuştu ve millî bir Türk devleti kurulmuştu. Türk milliyetçilerinin Osmanlı’da dilin Türkçeleşmesini, hukukun Türk hukuku olmasını, kadının eski Türk kadınlarına uygun bir hürriyet kazanmasını, şiirin, müziğin, resmin millî ve asli olmasını, özetle Türk kültürünü yabancı tesirlerden kurtulup kendi aslını bulup gelişmesini istediklerini ve buna çalıştıklarını, ancak bunun siyasi alanda tam bir hürriyet ve istiklal kazanmadıkça elde edilemeyeceğini Meşrutiyet deneyimiyle anlaşıldığını belirten Akçura, bu durumun Türk milletinin başına geçen Mustafa Kemal’in rehberliğinde ve idaresinde başarıldığını ve başarılmaya devam ettiğini ifade etmişti.105 Yusuf Akçura’nın halkçılık anlayışına gelince; o gerçek bir hürriyetsever ve demokrat, devlet yönetiminin demokrasiye diğer bir ifadeyle halkın iradesi temeline dayanarak kurulmasına inanan bir aydındı. İstibdat gibi yönetimlerin amansız düşmanıydı. 106 Yusuf Akçura’nın Türk milliyetçiliği anlayışı, milliyetçilik ve halkçılık anlayışı üzerine kurulmuştu.107 Yusuf Akçura Türk toplumunu toplumsal sınıf kavramından yola çıkarak çözümlemekteydi. Onun için olmasa da Ziya Gökalp için halk ve millet ayni şeyi ifade ediyordu. Halkı oluşturan toplumsal sınıf değil meslek gruplarıydı. Mustafa Kemal ise hem toplumsal sınıf ayrımını hem de meslek gruplarını mahkûm ediyordu. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kuruluşundaki amaç, hiçbir sınıfı dışarda bırakmayacak bir birlik oluşturarak halkı, bütün milleti harekete geçirmekti. Yusuf Akçura, partinin milliyetçilik ve halkçılık gibi iki temel ilkesini benimseyerek CHF’na girmişti. Ancak halkçılık ilkesinin anlamı konusunda diğer partililerle aynı fikirde değildi. Onun benimsediği düşünce, 1920’de Mustafa Kemal’in BMM’de ifade ettiği, halk egemenliği ilkesiydi. Ama halk ile millet onun için aynı şeyi ifade etmiyordu. Yusuf Akçura halkçılığı Fransızca’daki “populisme” değil “democratisme” anlamında kullanmaktaydı.108 Akçura’nın halkçılık anlayışı, milliyetçiliğe ulaşmak için kullandığı bir araçtı. O, milliyetçilikle ilgili hadiselerin sadece fikir adamları ve üst tabaka tarafından düşünülmesinin yeterli olmadığını düşünerek, diğer kesimlere de bu fikirlerin aktarılmasının zaruri görüyordu. Hatta bunu için “Halka Doğru” adında bir dergi bile çıkarmıştı.109 2.2. Millî İktisat Anlayışı Yusuf Akçura Trablusgarp ve Balkan Savaşları’ndan sonra 1914 yılında yazdığı bir makalesinde; savaş ortamının, Osmanlı Türklerini uyardığını ve iktisatla siyasetin aynı çatı altında ele alınması gerektiği düşüncesinin kabul edilip uygulanmasına zemin hazırladığını belirtmişti. Aksi takdirde siyasetten ayrı tutulmuş bir iktisat anlayışının Osmanlı’da daha yıllarca etkisini devam ettireceğini ifade etmekteydi. Akçura’ya göre bu iktisadi uyanışta en önemli nokta; sanat 105 Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri, s.211-212. 106 Devlet, agm., s.29. 107 Çakmak ve Yücel, age., s.45. 108 Georgeon, age., s.109. 109 Çakmak ve Yücel, age., s.46-47. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 501 ve ticareti hor gören ve Osmanlı Türklerine meşgale olarak ancak askerlik ve memurluğu uygun gören yanlış ve zararlı zihniyetin değişmesiydi. Osmanlı Saltanatında sanat ve ticaret erbabının olmaması sebebiyle bir “Türk burjuvazisi” yok gibiydi. Lehistan Krallığı’nda olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de burjuvazi sınıfını mahkûm unsurlar oluşturmaktaydı. Diğer taraftan Osmanlı Türkü sadece asker ve memurdu. Özellikle Türk burjuvazisinin önemine dikkat çeken Akçura; “Halbuki zamanımız devletlerinin temeli burjuvazidir, muasır büyük devletler, sanatkâr, tüccar ve bankacı burjuvaziye dayanarak teessüs etmiştir” demiş ve Osmanlı Devleti’nde Türk burjuvazisinin oluşmasıyla Türklerin millî uyanışının sağlanacağını ve bu burjuvazinin devamıyla Osmanlı Devleti’nde sağlam temellerin inşa edilmiş olacağını belirtmekteydi. 110 Akçura bu konuyu 1917’de “İktisat” adlı makalesinde tekrar dile getirerek, Osmanlı Türk toplumunun sadece eşraf, memur ve köylüden oluşan kusurlu ve sakat bir uzuv haline dönüştüğünü ifade etmişti. Devamında “Osmanlı Devleti’nin 19’uncu asır burjuvazisi garp kapitalizmasının komisyoncu ve acenteliğini eden Yahudi, Rum, Ermeni gibi yerli gayri-Türkler ve Türk olmayanlar teşkil ediyordu” diyerek, devamında Osmanlı Devleti’nin geleceğinin Türk burjuvazisine bağlı olduğunu ve bu yeni oluşacak Türk burjuvasının en azından gayri-Türk olan Osmanlılarla iktisadi alanda mücadele edebilecek seviyede olmasının gerekliliğini belirtmişti.111 Millî mücadelenin kazanılmasından sonra yeni Türk Devleti kurulunca Akçura, düşüncelerini yeni devletin bağımsızlığının sağlıklı ekonomi ve toplumsal temellere oturulması üzerinde yoğunlaştırmaya başlamıştı. Akçura’nın o dönemdeki çalışmalarında ekonomi ağırlık kazanmaktaydı. Bu dönemdeki yazılarında sık sık millî mücadeleyi daha çok daha önemli bir savaşın, kalkınma savaşının takip etmesi gerektiğini dile getirmekteydi. 1922 yılında İstiklal Harbi’nin devam ettiği günlerde Bursa Türk Ocağı’nda yaptığı bir konuşmasında şöyle demekteydi: “Bu pişdar (öncü) muharebesinden sonradır ki asıl cihad-ı ekberin büyük meydan muharebesi başlayacaktır. Bu meydan muharebesi ne top ve tüfekle ne de Lozan’da olduğu gibi söz ve kalemle edilmeyecek; bu büyük meydan muharebesinin silahı, orak, tırpan, mala, pergar (pergel), örs, çekiç, mancınık, tezgâh, buhar ve makinedir. Bu büyük meydan muharebesi, ziraat, sanat ve ticaret sahasında vukua gelecektir. İşte Türk Milleti, asıl bu İktisat Muharebesini kazandığı zamandır ki ispat-ı rüşt (olgunluğunu ispat) edecek, hür, müstakil, müreffeh (refah dolu) milletler arasına girebilecektir.”112 O’na göre; Türkçülük uğruna savaşmış olan gençliğin önünde şimdi yeni bir ülkü vardı, o da ekonomik kalkınma ve girişimcilik ruhu idi. Akçura, Türk Ocaklarının entelektüel tartışmalarını bir yana bırakarak bu ülkünün yayılması için canla başla çalışılmasını dilemekteydi. Ekonomik eğitim kursları açılmalı, konferanslar verilmeli, bizzat kendileri bir ekonomik faaliyet 110 Yusuf Akçura, (1914), 1329 Senesinde Türk Dünyası, Türk Yurdu, 3 (63), 260-262. (Tubitay Yayınları, 1999) 111 Yusuf Akçura, (1917), İktisat, Türk Yurdu, 6 (140), 160-161. (Tubitay Yayınları, 1999.) 112 Yusuf Akçura (2006), Cihad-ı Ekbere Dair, Siyaset ve İktisat, Ankara: Sinemis Yayınları, s.102-103. 502*TAED 59 Ercüment BERK modeli oluşturmalıydılar. 113 Bu yeni kalkınma savaşı sonunda kazanılacak şey yeni devletin bağımsızlığıydı. “Türk cidden hür, cidden müstakil olmak isterse, iktisaden hürriyet ve istiklal sahibi olmağa mecburdu.” Bu ekonomik bağımsızlığın önünde en büyük engel, Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa arasındaki eşitsizlik ilişkisiydi. Akçura, Tanzimat’ın ekonomik politikasına ve ekonomik liberalizme çok sert eleştiriler yöneltiyordu. O’na göre Manchester doktrinin Osmanlı Devleti’nde uygulanması ülke için bir felaket olmuştu ve yoksullaşmasının sebebi de buydu. Akçura’ya göre bu doktrin “…belli mensup oldukları cemaatin münafiine muvafık gelmesi” amacıyla, ilk olarak Ermeni iktisatçılar (Ohannes Paşa, Portakal Paşa gibi) tarafından yaygınlaştırılmaya çalışılmıştı. Daha sonra bu bazı Türk iktisatçıları tarafından da benimsenmişti. Jön Türkler döneminde Prens Sabahaddin’in çevresinde toplanan ve “Teşebbüs-ü Şahsi ve adem-i merkeziyet” akımının temsilcileri olan aydınlarda bu doktrinden yana olmuşlardı. Akçura “bizim hürriyetperverler tarafından, liberalizm meslek-i siyasiyesi de, liberal iktisad-i siyasi de mücerret ve umumi, yani zaman ve mekan ile mukayyid olmaksızın bütün beşeriyete hükmi cari kavanın-ı tabiiyeye müstenid birer manzume-i ilmiye gibi telakki olunmuştur.” demekteydi. O’na göre; Türk liberalleri ve yerel koşulları ve Türkiye’deki toplumsal sınıfların çıkarlarını hiçbir zaman göz önüne almamışlardı.114 Akçura’ya göre 1. Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre önce, bu yıkıcı liberalizm karşısında Türk milliyetçileri millî iktisat anlayışını çıkarmıştı. Bu bir Türk girişimci sınıfı yaratmayı amaçlayan bir ekonomik politika anlayışıydı. Savaş sırasında bu doğrultuda birtakım önlemler alınmıştı. Kapitülasyonlar kaldırılmış, Türk sermayeli İtibar-ı Millî Bankası kurulmuştu. Akçura bu millî iktisat ilkesini yetersiz görmüş olmalıydı ki savaştan sonra onu devletçilik ilkesinin savunucusu olarak görmekteyiz. Ekim 1919’da Millî Türk Fırkası’nın yayın organı olan “İfham” gazetesi onun seçimlere ilişkin programını açıklarken “Ekonomide ve sosyolojide halkçılık ve devletçilik ilkelerinin Türklerin hissiyatına, geleneklerine, bugün ki ve gelecekteki çıkarlarına en uygun ilkeler olduğuna inanıyor” demişti. Aslına bakılırsa o ana kadar Türkiye’de devletçilik diye bir kavram hemen hemen hiç duyulmamıştı. Devletçilik düşüncesi 1920’li yıllarda gündeme gelip 1929 ekonomik bunalımından sonra hayata geçirilecekti. Akçura devletçiliği Türk burjuvazisinin sermaye birikimi yetersizliği sorununu ortadan kaldıracak bir yol olarak görmekteydi. 115 Zira Akçura, Çarlık Rusya’sında var olan burjuva anlayışının Osmanlı’da olmayışının, Osmanlı için çok büyük bir kayıp olduğu kanısındaydı. Bu durumu çok veciz olarak “… Bir toplum köylü ve askerden oluşamaz, muhakkak ki bir burjuva sınıfının olması gerekir.” şeklinde ifade etmiştir. O, Türk toplumundaki millî şuurun gelişmesini, millî burjuvazinin (girişimcilerin) varlığında 113 Yusuf Akçura (2006), Türk Milliyetçiliğinin İktisadi Menşeleri, Siyaset ve İktisat, Ankara: Sinemis Yayınları, s.138. 114 Yusuf Akçura (2006), Vazifemiz ve Vazifelerimizden Birisi, Siyaset ve İktisat, Ankara: Sinemis Yayınları, s.42-43. 115 Georgeon, age., s.108-109. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 503 görmekteydi.116 Akçura, çağdaş devletin dayanağının burjuvazi olduğu fikrindeydi ve bu yüzden başta Türk Yurdu olmak üzere dönemin milliyetçi dergi ve gazetelerinde yer alan makalelerinde Türk ve Müslümanların iktisadi alanda öne çıkarmanın ve millî bir burjuvazi sınıfı oluşturmanın öneminden bahsetmekteydi. 117 1917’de Türk Yurdu’nda yazığı bir makalesinde şunları ifade etmişti: “Çağdaş ve ileri devletler burjuvazinin, sermaye adamlarının, bankerlerin omuzları üzerinde yükselmiştir… Ulusçuluğumuz köylüye baş yeri vermeyi bize emrediyorsa da aynı ölçüde Türk burjuvazisinin de gelişmesini emreder. Osmanlı İmparatorluğu’nda esnaf ve ticaret loncalarının çöküşünden sonraki Türk toplumu kasaba eşrafından, köylüden, memurlardan mürekkep sakat bir organizmadır. Türkler bir burjuvazi sınıfı geliştirmezlerse köylüden ve hükümet memurlarından mürekkep ulusal bir Türk toplumunun yaşama olanakları pek zayıftır.”118 Akçura, Türk orta sınıfının dünyadaki iktisadi gelişmesine uyum sağlayamadığını hatta hiçbir varlık gösteremediğini ifade etmişti. Bu sebeple ortaya çıkan boşluğun gayrimüslimler tarafından doldurulduğunu söyleyen Akçura, bu alanın kesinlikle Türkler tarafından doldurulması için hem millî hem diğer kuruluşların yardım etmesi gerektiğini vurgulamıştı.119 2.3. Tarihçilik ve Millî Tarih Anlayışı Yusuf Akçura’nın çalışma alanı olarak Siyasi Tarihi seçmesinin ardındaki sebebi Samet Ağaoğlu şöyle açıklamaktadır: “Bir yandan sosyalist bir içtima görüşü romantik bir akıl işi halinde yürütürken, öte yandan koyu milliyetçi bir inancın sahibiydi ve iki fikrin yarattığı tezat kıskaçları arasında bocalamaları oluyordu. Bunun içindir ki kendisine, içinde bunaldığı bu tezatları izah edecek bir çalışma köşesi ararken siyasi tarihi seçmişti.”120 Gerçekten de Yusuf Akçura çok cepheli bir aydındı. Ancak o meslek hayatının büyük bir bölümünü tarihçiliğe ayırmıştı.121 Onun siyasi, içtimai ve hatta iktisadi fikirlerinin en önemli özelliği onları Türk tarihine dayandırmış olmasıydı.122 Akura’nın fikir yapısında maddecilik önemli bir yer teşkil ettiği için tarihi gelişmelerde iktisadi amillerin büyük payı olduğuna inanmaktaydı. “Tarihle uğraşanlar indinde vetire-i tarihiyenin ilmi olarak izahı maddiye-i tarihiye ile daha sehil olduğuna dair kanaat, gittikçe artmaktadır” görüşünü ileri sürmüştü.123 116 Çakmak ve Yücel, age., s.16. 117 Mithat Kadri Vural (2016), Savaş Yıllarında Millî Bir Burjuvazi Oluşturma Çabası Olarak ‘Harp Zenginleri’ ve Buna Yönelik Eleştiriler, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 32, s.112. 118 Niyazi Berkes (2012), Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 18. Baskı, s.468. 119 Mehmet Eröz (1987), Akçura’nın Sosyal ve İktisadi Görüşleri, Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyumu, Ankara, s. 55. 120 Samet Ağaoğlu (1998), Babamın Arkadaşları, İstanbul: İletişim Yayınları, s.88. 121 Kuran, agm., s.45. 122 agm., s.46. 123 agm., s.47. 504*TAED 59 Ercüment BERK Akçura, daha 1902’de kalem aldığı bir makalesinde Şark meselesi üzerinde durmuş, bu konuya alışılagelindik bakış açılarının dışında farklı bir yönden bakarak, bu sorunun temelinde iktisadi hususların yattığını ileri sürmüştü.124 Daha sonra 1925 yılında Türk Yurdu’nda yayınlanan bir makalesinde, Şark Meselesini millî tarih anlayışıyla ele alarak Şark Meselesi ifadesini şöyle reddetmekteydi:“Bir Şark meselesi mutasavver midir? Eğer vakıalara garptan bakılırsa, bir şark meselesi mevcut olabilir; fakat vakıalara bizim taraftan, şarktan bakılırsa, bir şark meselesi değil, bir garp meselesi vardır. Bu mesele o suretle telakki ve tedkik edilmek icab eder.”125 Türk Yurdu dergisinin daha ilk sayısında dönemin Osmanlı aydınlarının tarih anlayışını ve bu anlayışın Türk Tarihine bakışını eleştirerek Türk Yurdu dergisinin tarih anlayışını ortaya koymuştu. Akçura’ya göre o zamana kadar Türkler tarihlerine hep başkalarının bilhassa düşman olan milletlerin nazarıyla bakmıştı. O’na göre Türkleri “biidraklık”, Tatarları “hunharlık” la nitelendirilmesinin sebebi de buydu. Diğer taraftan Türk tarihinin ünlü asker şahsiyetlerine hakaret içerikli sıfatların kullanılmasını eleştiren Akçura bu hususu şöyle dile getirmekteydi: “Osmanlı Devleti’ne pek çok zararı dokunmuş Napolyon’a, en ziyade şöhretini Osmanlı Türklerine galebeleri ile kazanmış Katerina’ya, tarihinde, hiç çekinmeden, hiç sıkılmadan ‘Büyük’ diyoruz da, Timur’dan, Cengiz’den bahsedecek olunca, olanca isimlerini tahkirci bir sıfatla çiftleştirmeden, bir türlü telaffuz edemiyoruz.”126 Yusuf Akçura, işte bu yanlış tarih anlayışını yıkmak için tarih araştırmaların nasıl yapılması gerektiğini şu şekilde ifade etmekteydi: “Biz kendimize, kavmimize, ırkımıza, yabancıların gözümüze taktığı gözlükle bakıyoruz. Eğer Türkleri, Türklerin mazisini olduğu gibi görmek istersek, yabancıların taktığı gözlüğü kırıp atarak, vekayia, öz Türk gözümüzle bakmalıyız; yani babalarımızın bıraktığı eser ve vesikaları bizzat tetkik ile ona göre bir hüküm vermeye çalışmalıyız.”127 Tarihin bir milletin varlığı için önemini anlattığı 1912’de yazdığı bir yazısında Akçura, şunları belirtmekteydi: “Tarihin milletin varlığı ve mutluluğu için önemini bildirmeye ve açıklamaya çalışacak değilim. Etrafınıza bakarsanız, bütün milletlerin millî tarihlerini tamamlamak ve düzeltmek için gayretli çalışmalarını görürsünüz. Her millet içinde birçok kişiler bütün hayatlarını bu emele adamışlardır. Bir kısmı bireysel çalışır, bazıları da kolaylık olsun diye cemiyetler kurarlar. Bazı hükümetler bu gayretlerin millî bir iş olduklarını bildikleri için bizzat cemiyetler kurarlar veya bu cemiyetleri himaye edip her türlü yardımı yaparlar. Elbette bu çalışma, bu gayret beyhude değildir”128 124 Yusuf Akçura (1913), Şark Meselesine Dair, Eski Şuray-yı Ümmet’te Çıkan Makalelerimden, (1329), İstanbul: Tanin Matbası, s.25-42. 125 Yusuf Akçura, (1925), Tarihi Görüşe Dair, Türk Yurdu, Seri II, 1(5), s.349-357. 126 Yusuf Akçura, (1911), Müverrih Leon Cahun ve Muallim Barthold’a Göre Cengiz Han, Türk Yurdu, 1 (1), s.18. (Tubitay Yayınları) 127 agm., s.19. 128 Yusuf Akçura, (1912), Türk ve Tatar Tarihi, Türk Yurdu, 1 (18), s.301. (Tubitay Yayınları) Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 505 Ercüment Kuran, Yusuf Akçura’nın milliyetçi çevrelerce ihmal edilmesinin ardında Akçura’nın Moğol İmparatorluğunu yüceltmesi ve Cengiz Han’ı Türk sayması, Türk tarihinin gelişmesinde İslamiyet’e birinci sıradan yer vermemesi ve sosyalizme yatkın olması sebeplerinin olduğunu ifade etmektedir. Zira Türk tarihçilerinin çoğu 1940’lardan sonra Moğolları Türk kabul etmemişler, Türk İslam sentezine yönelmişler ve sosyalizme cephe almışlardı. Diğer taraftan Akçura’nın Ziya Gökalp’le aynı dönemde var olmaları onun için bir talihsizlik oluşturmuştu. Çünkü o, Gökalp’ten bilgili olduğu halde Gökalp’in terkip kabiliyetine sahip değildi. Gökalp’in ülkücülüğü Türk aydınlarını daha çok cezbediyor ve etkiliyordu. Akçura hiç şüphesiz Gökalp gibi fikirleriyle Atatürk’ü etkilemiştir. Orta Asya Türk Tarihinin önemi, Türk milliyetçiliğinin içeriği ve laik tarih anlayışı konularında Akçura’nın görüşleri Atatürk için önemliydi. Akçura’nın tarih bilgisine önem veren Atatürk onu zaten Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin reisliğine getirmiştir. Buna karşılık o da Atatürk’ün etkisinde kalmış ve ulu önderin ortaya attığı Türk Tarih tezini benimsemişti.129 Yusuf Akçura Türk Tarih Cemiyeti’nde beş yıl kadar başkanlık yapmıştı. Arsal’a göre; Akçura, Atatürk’ün tarih tezini en iyi anlayan ve anlatan, en çok faaliyet gösteren üyelerinden biriydi. Yusuf Akçura’nın adı bu cemiyetin adı ve tarihiyle bütünleşmişti. Çünkü bu cemiyetin hem idari, hem ilmi işleriyle gece gündüz uğraşmış olan Akçura cemiyetin temellerinin, teknik ve pratik anlamda kurucusuydu.130 Akçura 1932 yılında Birinci Türk Tarik Kongresinde verdiği konferansta tarih yazma ve okumanın usullerini şöyle açıklamaktaydı: “Mehazlardan hakiki vakıaları arayıp çıkarmak için tarihi tenkidin koyduğu birtakım usuller vardır. İşte bu usuller iyi istismal olunursa, hakiki vakıaları bir dereceye kadar arayıp bulmak ve tespit etmek kabil değildir. Bu usullere göre, evvela membalardaki yazıların okunması, daha sonra o okunanın anlaşılması, daha sonra okunup anlaşılanın yazıda menkul tefrik edilmesi lazım gelir. Bu işler, hiç de basit ve kolay değildir. Yalnız yazıların okunması bile büyük bir mesele teşkil eder.”131 Tanzimat Döneminde hafif hareketlenmelerin olduğu Türkçülük Fikrinin II. Meşrutiyet döneminde biraz daha su yüzüne çıktığını ve kendini gösterdiğini belirten Akçura; Türklüğün bu dönemde edebiyat ve edebiyat tarihi ile bir miktar meşgul olurken Genel Tarih ve Türk Tarihiyle gerçek anlamda uğraşamadığını, özellikle mekteplerde okutulan umumi tarihlere hiçbir ciddi etkisinin olmadığını ifade etmişti. Bu konuyla ilgili olarak; millî kültürde ve millî terbiyede en önemli yer tutan tarih meselesinin esaslı olarak ilk defa ele alıp halletmeye çalışanın Türkiye Cumhuriyeti olduğunu belirtmişti. Bunun da Türklerin kurtarıcı ve yol göstericisi Gazi Mustafa Kemal’in bu konuya işaret etmesiyle gerçekleştiğini belirtmişti. Konuşmasında orta dereceli okullardaki ders kitabı olarak okutulan Tarih kitaplarını eleştiren Akçura, bu kitaplardaki tarihi 129 Kuran, agm., s.48-49. 130 Arsal, agm., s.353. 131 Yusuf Akçura, Tarih Yazmak ve Tarih Okumak Usullerine Dair, Birinci Türk Tarih Kongresi, Ankara, 1932, s.586. 506*TAED 59 Ercüment BERK yanlışlar üzerinde durarak; bu kitaplarda Türklere gerekli önem ve yerin verilmediğinden, Türk devletlerinin ve Türklerin İslam medeniyetine olan hizmetlerinden bahsedilmediğinden, Avrupalıların dünyayı istilalarına bu kitaplarda “fetih” namı verilerek, onların adeta haklı gösterdiğinden yakınmıştı. Akçura, mekteplerde yetiştirilmekte olan nesilleri millî gayelerden uzaklaştırabilecek içerikte bulunan bu tarih öğretimine dikkat çekmiş, Türk Tarih Cemiyeti’nin tarihteki hakikati aramak ve yabancıların düşmanlığı ile unutturulmak istenilen milletinin tarihi hakkını ortaya çıkarmak olan vazifesini hatırlatmıştı. 132 Konuşmasının sonunda Türk Tarih Cemiyeti’nin amacının “umumi tarihe Avrupalılar tarafından sokulan kıymetleri tetkik ve tenkit ederek bunlara yeni baştan kıymet biçmektir.” şeklinde açıklamıştı.133 Çoğu şeye olduğu gibi tarihe de faydacı bir açıyla bakan Akçura; “tarih, mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; tarih, milletlerin kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir.” demekteydi.134 Diğer taraftan “Tarih, mili harsın temelidir; aynı zamanda tarih, milletlerin cihandaki mevki ve şereflerini tayin eder; tarih sayesinde bir kavim, yeryüzünde hayat ve saadet hakkının hüccetlerini âleme gösterir; tarih sayesinde bir millet, istikbalinin parlak ve sonsuz yollarını açar…”135 ifadeleri gelecekte de etkisini yitirmeyecek niteliktedir. 132 agm., s.596-602. 133 agm., s.607. 134 agm., s.605. 135 Yusuf Akçura, Birinci Türk Tarih Kongresi’ndeki kapanış Nutku, s.617-618. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 507 Sonuç Osmanlı İmparatorluğu’nda II. Meşrutiyetin ilan edilmesinden dört yıl öncesine kadar, ülkede kötüye gidişe dur demek için çare yolları arayanların hiçbiri, çözüm yolu olarak Osmanlıcılık ve İslamcılık çerçevesinin dışına çıkmamıştır. Bu konuda yeni bir alternatif fikir ileri süren ilk kişi 1904 yılında yazdığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesiyle Yusuf Akçura olmuştur. Akçura, bu makalesinde Osmanlıcılık ve İslamcılık politikalarına alternatif olarak Türkçülük politikasını ileri sürmüş, her üç politikanın da fayda ve mahzurlarını ayrıntılı ve sistematik bir şekilde ortaya koymuştur. Dolayısıyla Akçura bu makalesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkçülük politikasının uygulanmasını açık ve net bir şekilde ilk ortaya kişi olmuştur. Yusuf Akçura, kendisinin Milliyetçilik fikirlerinin tam olarak şekil aldığı Paris’teki öğrenimini bitirdikten sonra Rusya’daki Türk ve Müslümanlar için özellikle siyasi alanda faaliyetler yürütmüştü. Bu yoldaki çalışmaları belli bir noktaya gelmiş olsa da Çarlık Rus yönetimi ile Türk ve Müslümanlar arasındaki güç eşitsizliği onları bu mücadelede yenik çıkarmıştı. Bu eşitsizliği ortadan kaldırabilmek için eniştesi İsmail Gaspıralı’nın en baştan beri savunduğu, uzun ve zahmetli bir yol olan, burada yaşayan Türk ve Müslümanların kültürlerinin arttırılması gerektiği kanısına varmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nda 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra İstanbul’a gelen Akçura, buradaki Türklerin millî benlik anlayışının zayıf olduğunu görmesi üzerine kültürel alanda Türkçülük faaliyetlerine yoğunlaşmış olmalı. Akçura, bu yolda özellikle “Türk Yurdu” ve “Türk Ocağı” nda ciddi çalışmalar yürütmüştür. Onun yıllarca savunduğu fikirler, Tablusgarp ve Balkan Savaşlarından sonra iktidarın da yönetim anlayışıyla ortaklık oluşturmuş, hatta I. Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’daki işgallerden sonra Mustafa Kemal’in önderliği ve rehberliğinde başlayan Millî Mücadele’de, Anadolu Türkçülüğü çerçevesinde milliyetçilik ve halkçılıkla etkisini göstermiştir. Onun fikirleri, millî bir devlet kurulduktan sonra ülkenin iktisadının ve tarihinin de millî esaslara dayanması konusunda aydınlatıcı olmuş ve bu dönemde uygulanacak politikalar belirlenirken ciddi faydaları olmuştur. Bu sebeplerden dolayı Yusuf Akçura, yeni kurulan millî devletin şekillenmesinde önemli rol oynayan aydınlar arasında yer almıştır. Kaynaklar Ağaoğlu, S. (1998), Babamın Arkadaşları, İstanbul: İletişim Yayınları. Ağaoğlu, A. Yusuf Akçura, Cumhuriyet 13 Mart 1935. Akçura, Y. (1911), Müverrih Leon Cahun ve Muallim Barthold’a Göre Cengiz Han, Türk Yurdu, 1 (1), s.18. (Tubitay Yayınları 1999) _________. (1912), Türk ve Tatar Tarihi, Türk Yurdu, 1 (18), s.301-302. (Tubitay Yayınları) 508*TAED 59 Ercüment BERK _________. (1914), 1329 Senesinde Türk Dünyası”, Türk Yurdu, 3 (63), 260-262. (Tubitay Yayınları, 1999) _________. (1917), İktisat, Türk Yurdu, 6 (140), s.160-161. (Tubitay Yayınları, 1999.) _________. (1913), Şark Meselesine Dair, Eski Şuray-yı Ümmet’te Çıkan Makalelerimden, 1329, İstanbul: Tanin Matbası, s.25-42. _________. (1925), Tarihi Görüşe Dair, Türk Yurdu, Seri II, 1(5), 349-357. _________. (1932), Tarih Yazmak ve Tarih Okumak Usullerine Dair, Birinci Türk Tarih Kongresi, Ankara, s.577-607 _________. (1976), Üç Tarz-ı Siyaset, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. _________. (1981), Yeni Türk Devletinin Öncüleri, Ankara: Kültür Bakanlığı. _________. (1987), Türk Yılı 1928, Ankara: Türk Tarih Kurumu. _________. (2006), Cihad-ı Ekbere Dair, Siyaset ve İktisat, Ankara: Sinemis Yayınları. s.101-112. _________. (2006), Cihan Harbine İştirakımız ve İstikbalimiz, Siyaset ve İktisat, Ankara: Sinemis Yayınları, s.1-10. _________. (2006), Türkçülük, İstanbul: Toker Yayınları, 2. Baskı. _________. (2006), Türk Milliyetçiliğinin İktisadi Menşeleri, Siyaset ve İktisat, Ankara: Sinemis Yayınları, s.117-139. _________. (2006), Vazifemiz ve Vazifelerimizden Birisi, Siyaset ve İktisat, Anakra: Sinemis Yayınları, s.31-54. _________. (2012), Hatıralarım, Ankara: Hece Yayınları, 2. Baskı. _________. (2015), Türkçülüğün Tarihi, İstanbul: Ötüken Neşriyat. Akgün, S. K. ve Uluğtekin, M. (2010), Birinci Dünya Savaşı Sonunda İskandinavya’dan Sibirya’ya Hilal-i Ahmer Hizmetinde Yusuf Akçura, Ankara: Türk Kızılayı Derneği Yayınları, 2. Baskı. Arsal, S. M. (1977), Dostum Yusuf Akçura, Türk Kültürü, 174, s.346-354. Berkes, N. (1976), Unutulan Adam, Sosyoloji Konferansları Dergisi, 14, İstanbul, s.194-203. ________. (2012), Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 18. Baskı. Birinci Türk Tarihi Kongresi, Konferanslar Müzakereler, (1932), T.C. Maarif Vekâleti. Çakmak, O. ve Yücel, A. (2002), Yusuf Akçura, Ankara: Alternatif Yayınları. Devlet, N. (1987), Yusuf Akçura’nın hayatı (1876-1935), Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyum Tebliğleri, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, s.17-33. Eröz, M. (1987), Akçura’nın Sosyal ve İktisadi Görüşleri, Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyumu, Ankara, s.51-58. Yusuf Akçura ve Fikirleri TAED 59 * 509 Esin, E. (1987), Akçura-oğlu Yusuf Beye Dair Hatıralar, Ölümünün ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyum Tebliğleri, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, s.35-42. Georgeon, F. (1986), Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri- Yusuf Akçura, Ankara: Yurt Yayınları. Koşay, H. Z. (1977), Yusuf Akçura, Belleten, 41 (162), s.389-401. Kuran, E., (1987), Yusuf Akçura’nın Tarihçiliği, Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyumu Tebliğleri, Ankara: Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, s.45-49. Orkun, H. N. (1944), Türkçülüğün Tarihi, İstanbul: Berkalp Kitabevi. Temir, A. (2002), Yusuf Akçura, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Vural, M. K. (2016), Savaş Yıllarında Millî Bir Burjuvazi Oluşturma Çabası Olarak ‘Harp Zenginleri’ ve Buna Yönelik Eleştiriler, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 32, s.109-131

Ercüment BERK 

MİLLİ MÜCADELE’DE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ Gürhan KAT ÖZET Son yüzyıllık tarih dilimi içinde ismi sıkça duyulan entelektüel bir kimliğe sahip olan ve cumhuriyetin kurucuları arasında TBMM’deki yerini alan Yusuf Akçura’nın, Türk Tarih Kurumu’nun kurulması ve başkanlığına giden yolda Milli Mücadele’nin askeri ve diplomatik safhasında almış olduğu rolün değerlendirilmesi fayda sağlayacaktır. Döneme ilişkin bu hizmetlerinin de Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay ATASE Başkanlığı arşiv belgeleri içinden çıkmış olması Akçura’nın biyografisine dair bir takım önemli katkılar yapmaktadır. Halide Edip ve Yakup Kadri gibi önemli isimlerin cephede görev alma istekleri Akçura’nın etkisi doğrultusunda fiilen gerçekleştiği savunulabilir. Bununla beraber Mustafa Kemal Paşa’nın, muharebeler sırasında eğitime verdiği önemin ve Büyük Taarruz’dan hemen sonra milli iktisadi kalkınma konusundaki bilinen duyarlığı, İzmir İktisat Kongresi’nden 3 ay önce bu konuda Akçura’nın kürsüdeki etkileyiciliğini de dikkate alarak hareket ettiğini gösteriyor. Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın belirli konularda çalışma arkadaşı ve fikir açısından yanında yer alan birisi olarak Akçura’nın, karizmatik lider olarak ifade ettiği Paşaya bakışı ise bir aydının gözü ile Mustafa Kemal Paşa’yı göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Yusuf Akçura, Millî Mücadele, Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, Halide Edip (Adıvar), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Garp Cephesi, Ankara

Türk fikir hayatında mümtaz bir yere sahip olan, Milli Mücadele

dönemindeki rolüne hatıralarda değinilmesine rağmen tam anlamı ile

ele alınamamış olan Yusuf Akçura’nın, gerek askeri mücadele döneminde gerekse Ankara’daki görevleri ile atılımcı bir kişiliğe sahip olduğunun yeni belgeler ışığında ele alınması gerekmektedir. Akçura’nın mutat zevattan1 olması, başta Türk Tarih Kurumu2 olmak üzere Cumhuriyetin birçok kurumunda izlerinin bulunması, Cumhuriyet

Tarihi açısından ayrı bir yere sahip olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Mustafa Kemal Paşa’nın, tarihsel bilgisinden kuşku duymadığını belirttiği3

, bağımsız fikirleri ve demokrasi taraftarı olması nedeniyle ve askeri mücadele döneminde çeşitli alanlardaki kıymetli faaliyetleri de dikkate alındığında Akçura’yı kültürel konularla ilgili bir

danışman olarak değerlendiriyor olması da gözden kaçmamaktadır.

Kuşkusuz ki, eğitimi ve Avrupa yaşantısı, görevleri, mesleği ve birikiminin yanı sıra dönemine damgasını vuran “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesi bir nazariyeci olarak ele alınmasına ve uzak görüşlü kimselerden biri olarak değerlendirilmesine katkı sağlamıştır. İşte bu görevlerden Garp Cephesi ve Ankara’daki faaliyetler de dikkate alındığında onun için biçilen kıymet gitgide artmaktadır.

II. Meşrutiyet öncesinde üç siyaset tarzının analizini yaparak dönemine damgasını vurmuş olan Akçura, Balkan Savaşları’na Kurmay Yüzbaşı olarak katılmış, I. Dünya Savaşında gerek tarih hocalığı görevi gerekse entelektüel birikimi ve yabancı dillere olan vukufu

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ 591

––––––––––––––––––––– 1 Atatürk’ün sürekli yanında olan ve özellikle sofrasında bulunan şahıslara denilmektedir. Bkz. Turgut Gürer; Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, Gürer Yay., İstanbul 2007, s. 374 2

ATASE Arşivi ATAZB Kataloğu Kutu:36, Gömlek:12-1,2,6,7’de Türk “Tarihinin

Ana Hatları” isimli programın görüşülmesi hususunda, Dolmabahçe Sarayında 6 Ağustos

1932 tarihli üst yazı ile 9 Ağustosta aynı yerde toplanılacağı konuların ilgili zümrelere tevziatı icra edileceği bilgisi yer almaktadır. Akçura’dan istenilen kısımları verilmiştir. Bunlar:

Hasan Cemil (Çamlıbel) Bey’le ilk ve son söz kısımlarıyla, komisyon olarak orta çağ tarihi

ve Türklerin medeniyete hizmetleri kısımlarıdır. Akçura’nın tarihçiliği bahsi için bkz. Gürhan Kat; Cumhuriyet Döneminde Yusuf Akçura, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 2010, s. 104-114 ve 126-137 3 Cumhurbaşkanlığı Arşivi; Arşiv: III–7 Dosya:18 Fihrist:186–1

dolayısıyla yurtdışı görevlerine gönderilmiştir4

. Kızılay temsilcisi

olarak gittiği görevlerde, Ruslara esir düşen Osmanlı subay ve erlerinin maruz kaldıkları muameleler ve esaret hayatını raporlar5 halinde İstanbul’a nakletmiş olan Akçura, bu esirlerin teslim alınması görevini de üstlenmiştir.

Mondros Mütarekesi’nden sonra milli bilinci Hamdullah Suphi

başkanlığında İstanbul’da canlı tutmaya çalışan Türk Ocakları’ndaki

faaliyetlerine ve Darülfünun’daki derslerine devam eden Akçura,

son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne Anadolu’daki milli direnişi destekleyen6 ve dönemine göre ileri bir özellik taşıyan ekonomik programa sahip olan Milli Türk Fırkası’nın Eskişehir-İstanbul milletvekili adayı olarak katılmıştır7

. Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Adnan

(Adıvar) ve Ahmet Ferit (Tek) gibi Ocaklıların kazandığı seçimde yer

almış ancak meclisin İngilizler tarafından işgalinden sonra diğer arkadaşları gibi ilk TBMM’de yer alamamıştır8

. Bunun yerine ifa edeceği görevler ise milletvekilliğinden belki de daha önemli ve dikkat

çekicidir.

İstanbul’da, Türk Ocağı ve Meclisin İngilizler tarafından 1920’de

işgal edilmesine kadar çalışmalarını sürdürmüş olan Akçura, işgalle

beraber tutuklanarak Arapyan Hanı’nda bir müddet hapsedilmiştir.

İngiliz işgalindeki İstanbul’da yaşamın oldukça güçleştiğini gören

Akçura, Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki direnişi destekleyen592 GÜRHAN KAT

––––––––––––––––––––– 4 Kat; a.g.e., s.26vd. 5 Raporlar, ayrı tarihlerde ve klasörlerde toplamda 121 sayfa olup Gnkur. ATASE Başkanlığı Arşivinde İSH Kataloğu Kutu:82, Gömlek:8-14-17-63-64-78 ve Kutu:121, Gömlek:60’da yer almaktadır. Ayrıca bu raporlar; Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti Rusya

Üsera Murahhası Yusuf Akçura Bey’in Raporu, Matbaa-i Orhaniye, İstanbul, 1335’de

yayınlanmıştır. 6 Seçimler öncesinde Kuva-yı Milliye ileri gelenleri ile İstanbul’dan irtibata geçmek isteyenlerin listesinin bulunduğu bilgilendirme yazısında Akçura ve ocaklıların isimleri de yer

almaktadır. ATASE Arşivi ATAZB Kataloğu Kutu:15, Gömlek:27 7

Dar’ülfunun müderrisi Yusuf Akçura’nın Milli Türk Fırkası’nın Eskişehir-İstanbul adayı olduğuna dair, ATASE Arşivi ATAZB Kataloğu Kutu:20, Gömlek:206 8 Yusuf Akçura’nın Eskişehir’deki rakipleri Maliye Bakanı Abdurrahman ve Bayraktar

Hacı Beylerin seçimi kazanmak üzere oldukları Amasya’dan 5. Fırka kumandanı Cemil Bey

tarafından 3. Kolorduya bildirilmiştir. ATASE Arşivi ATAZB Kataloğu Kutu:19, Gömlek:212-1 İstanbul’da ise Adnan Adıvar Bey seçimleri kazanmıştır.

lerle birlikte Anadolu’ya geçme kararı almış ve akabinde eşi ile şair

Mehmet Emin (Yurdakul) Bey’in de yer aldığı bir vapurla 29 Mart

1921’de önce İnebolu’ya ardından da Ankara’ya ulaşmıştır9

.

Milli Mücadele Döneminde

Akçura, Mondros Mütarekesi’nden sonra iki siyaset tarzının var

olduğunu söyleyerek analizini şu şekilde yapıyordu; birincisini işgalciler ve düşmandan hayır bekleyenler olarak nitelendiriyor ve onları da, hiç de budala olmayan, memleketin, milletin hayat ve istikbalini, hürriyet ve istiklalini hiçe sayan, sırf şahsi menfaatlerini düşünen zevk ve sefalarının eksilmesinden korkan kimseler olarak tanımlıyordu. İkinci siyaset cereyanı olarak da; Türk milletinin kendisini toparlayarak öz Türklüğ’ün, Mustafa Kemal Paşa komutasında

milli ordu, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve Büyük Millet Meclisi’ni oluşturması ile kendisinin de içinde yer alacağı asıl önemli siyasetin meydana geldiğini belirtiyordu10.

İstanbul’dan geldikten sonra, yer aldığı Milli Mücadele’de, önce

Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Heyeti üyeliğinde ve bu heyetin

başkanlığında bulundu. Daha sonra 1921 ve 1922 yılları arasında, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’in tasarlayıp başlattığı ve Mehmet

Vehbi Bey’in devam ettirdiği Türk Ocaklarına11 bağlı olarak Ankara’daki memurlar, asker, esnaf ve serbest çalışanlara verilen, kurs niteliğini taşıyan ve katılımın oldukça yüksek olduğu Serbest Dersler

adlı iktisadiyat, maliye, hukuk, eğitim, Türk dili, tarih, sosyoloji ve

manevi ilimleri ihtiva eden bilimsel nitelikte derslerde görev aldı12.

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ 593

––––––––––––––––––––– 9 Yusuf Akçura’nın 29 Mart 1921’de eşi Selma Hanım ve şair Mehmet Emin Bey ile İstanbul’dan ayrılıp Ankara’ya geçmelerine ilişkin olarak bkz. Yusuf Akçura; Siyaset ve İktisat, Yeni Matbaa, İstanbul 1924, s.36

10 a.g.e.; s.39-40 11 Türk Ocaklarının kuruluş nizamnamesinde yer alan bu tür ilmi ve içtimai nitelikteki

konferanslar, ocağın kuruluşundan beri devam etmektedir. Türk milletinin yaşam savaşı

verdiği buhranlı bir dönem olan Milli Mücadele’de dahi ilmi çalışmaların vazgeçilmeyerek

devam edilmesi gerek ocaklıların, gerekse cumhuriyeti oluşturacak olan kadronun niteliğini göstermektedir. Akçura, bu buhranlı dönemde halkın bilinçlendirmesini, talim ve terbiyesi üzerinde durmasını sevindirici bulmaktadır. a.g.e., s.93 12 a.g.e., s.84vd.

Serbest dersler adı verilen TBMM’nin de destek verdiği13 özerk

olan ve Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’in de içinde bulunduğu

bu derslere, savaş döneminde eğitimin ciddiyetini kavramış milliyetçi, halkçı ve aydın grubun yanı sıra Dar’ülfunun’dan Ankara’ya

geçen hocaların katıldığı da görülmektedir. Milli Mücadele’nin haklılığı ile Şark Meselesi’nin bu son perdesindeki haksızlığını Akçura

ve bazı bakanlar tarafından izah edildiği bu uygulama adeta bir üniversite havası uyandırmaktadır. Nitekim cephedeki görevi sonrasında Akçura’nın 1. sene sonunda yapmış olduğu değerlendirme dikkate değerdir: “Bugün efendiler, altı aylık bir tecrübeyi yapmış bulunuyoruz. Tecrübe, ümidimizi takviye etti. Derslere talebe intizam ve hevesle devam eyledi. Başta altı müderrisle dersleri açmıştık; şimdi on

beş müderrisimiz var. Yalnız zaman ve mahal bulunmamasından, her

gün ancak bir ders verebildik. … Hükümet-i Milliye’nin teşkilat-ı

idariyesinde yüksek mevkileri işgal eden birkaç zat da vazife-i resmiyelerinden müşkülatla arttırabildikleri zamanı, burada ders vermeye tahsis etmek hamiyetkarlığında bulundular14.”

Derslerin, hocaların farklı bakış açıları ile serbestçe işlendiğini ve

demokratik bir öğretim sistemi izlendiğini belirten Akçura, öğretimde eksik olan unsuru ise ara eleman, teknisyen ve mühendis yetiştirecek okulların milli hükümet merkezi Ankara’da olmamasına bağlamakta ve bu okulların açılması konusunda temennide bulunmaktadır15. Demokrasinin oluşmasına samimi taraftar olanlar halkın siyasi eğitimine ve öğrenimine önem verir diyen Akçura cephede gördüğü bir örneği şöyle dile getirmektedir: “Cephede iken Yunan maktullerinin, Yunan esirlerinin ceplerinden toplanan bir hayli evrak görmüştüm. Bunların bir kısmı mühim propaganda maksadıyla yazılıp

dağıtılan matbualar ve resimlerdi. Atina Darülfünun müderrislerinden birisinin Anadolu’ya, Anadolu’da sakin Hıristiyanlara dair, Atina’da irad ettiği heyecanlı bir konferansı ihtiva eden bir risale, be594 GÜRHAN KAT

––––––––––––––––––––– 13 Bu, Sakarya Meydan Muharebesi arefesinde I. Maarif Kongresinin düzenlenmesi ile

anlaşılabilir. 14 a.g.e., s.89-90 15 a.g.e., s.92

ni çok düşündürdü. Müktesebat-ı ilmiyesi nakıs (bilimsel özelliği olmayan), kudret-i intikadiyesi (eleştirel yönü) zayıf bir nefer ve çavuşa böyle hararet ve belagatla yazılmış sözler, hakikat-i vakaya muhalif bile olsa, az mı icra-i tesir eder? Hasılı Megalo İdealarının tahakkuku hülyasıyla giriştikleri bu harpte düşmanlarımızın müderris

ve muallimleri de, şair ve muharrirleri de, vaiz ve hatipleri de kendilerini kendi iradeleriyle, kendi arzularıyla seferber addediyorlar

ve milli addettikleri maksadı istihsal uğrunda ellerinden geldiği kadar uğraşıyorlar.16” Bu söylediklerinden hareketle askeri mücadelede ve sonrasında, Türkiye’de ilmin geliştirilmesi ve yayılması konusunda daha çok çalışmak gerektiğini bunun sabırla ve zamanla semeresini vereceğini Serbest Dersler’in de iyi bir örnek olduğunu belirtmektedir. Müstakil ve özgür olmayan ülkelerde, özgür vatandaşların

ve özgür fikirlerin bulunamayacağını, serbest derslerin özerk ve dokunulmaz olmasını ise aydın fikirli, özgürlükçü ve halkçı başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya ve en küçük rütbeli askerine kadar Milli Ordu’ya borçlu olduğunu belirtmektedir17. Serbest derslerin amacını, “Milliyetçilik, Halkçılık ve Aydınlık” olarak üç kelime ile ifade

eden Akçura; kayıtsız şartsız milli hâkimiyeti dahi reis Gazi Paşa’nın

çelik pençesi ile yükselen al sancağında yazılmış ilkeler olarak görmektedir. Milli Mücadele kadrolarının iç isyanlara ve işgallere karşı

yürüttükleri faaliyetlerin yanında cehalete karşı yürüttüğü savaşın ne

kadar büyük olduğunun görülmesi açısından dikkate şayandır.

Garp Cephesi’nde

Balkan Harbi sırasında giymiş olduğu asker kıyafeti ve (Yedek)

Kurmay Yüzbaşı rütbesi ile Akçura yaşı 45’e yaklaşmış, saçı ve sakalı ağarmış18 olmasına rağmen cephede okuryazar insana ihtiyaç bulunduğu düşüncesi ile Eskişehir Kütahya Muharebeleri’nden Sakarya

Meydan Muharebesi’nin sonuna kadar Garp Cephesi’nin istihbarat

akışında Garp Cephesi’nde (Alagöz Karargâhı’nda ve Mustafa Kemal

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ 595

––––––––––––––––––––– 16 a.g.e., s.98-99 17 a.g.e., s.102 18 EK1 Fotoğrafta Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer alan Akçura’nın görüntüsü.

Paşa’nın yanında) ve Polatlı’da istasyonun karşısında yer alan Erkan-ı

Harbiye-i Umumiye İstihbarat Şubesi’nde (2. Şube) bazen de Ankara’da bulunarak askeri üniforması ile görev yapmıştır19. “Eski Dostum” dediği Yusuf Akçura’nın cephede okuryazar insana ihtiyaç duyulduğu şeklindeki ifadesi, Halide Edip Hanım’da cepheye asker olarak katılma fikrini büyük ölçüde oluşturmuştur. Halide Edip kendi anılarında bu durumu şu şekilde izah etmektedir: “Yusuf Akçura Bey cepheden birkaç günlük izin için yanımıza (Ankara) geldi. Cephe karargâhındaki işleri götürecek yeter derecede adam olmadığından şikâyet

etti. Okuryazar bir adamın ne kadar lazım olduğunu ve münevverlerin

vazife almak zamanı geldiğini söyledi. Akçura’nın bu sözleri beni bütün gece uyutmadı20.” devamında “İşte, garip bir surette ‘ben’ denilen

şeyin tamamen milletin içine karışmış olduğunu en fazla o zaman hissettim millet göçerse, ben de onlarla beraber gitmek istiyordum. Bence kendimin, bir küçük parça olmamın hiçbir önemi yoktu.

21”. Bu duygular ile Halide Edip Hanım, asker olarak Garp Cephesi’nin İstihbarat

1. Şubesi’ndeki yerini almıştır. Mustafa Kemal Paşa ve kurmay heyeti ile ilgili izlenimlerini aktaran ve henüz başlayan muharebenin içinde olan Halide Edip’in bazen de Alagöz Karargâhı’ndan, Akçura ve

Binbaşı Ali Bey’i de yanına alarak Alagöz Tepesi’ne çıktığını ve buradan Sakarya Meydan Muharebesi’nin ilk günlerinde gidişatını izlediğini kendisi aktarmaktadır. Daha öncesinde, Eskişehir Kütahya vuruşmaları sırasında Kızılay görevlisi olarak Eskişehir Askeri Hastanesi’nde gönüllü hemşirelik yapmış olan Halide Edip Hanım’ın kadın

haliyle apar topar asker olarak Sakarya Meydan Muharebesi’ne katılması, Ankara’da eşi Adnan Bey’le misafir olarak ağırlamış olduğu Yakup Kadri Bey’de de cephede yer alma fikrini oluşturmuştur22.

596 GÜRHAN KAT

––––––––––––––––––––– 19 ATASE Arşivi; İSH Kataloğu, Kutu:570, Gömlek:41-1 20 Halide Edip Adıvar;Türk’ün Ateşle İmtihanı, İstiklâl Savaşı Hatıraları, Can Yay.,

İstanbul 2008, s.214 21 a.g.e., s.216 22 Yakup Kadri Bey’in arkadaşı Ruşen Eşref’in de Hâkimiyet-i Milliye’nin harp muhabiri sıfatı ile cepheye gittiğini haber alması kararını kesinleştirmiştir. Adeta bir silsile gibi

Akçura’nın telkinleri ile hareket eden Halide Edip Hanım ve ardından da Yakup Kadri Bey

Tedkik-i Mezalim Şubesinde aynı yerde ve aynı görevde buluşacaklardır.

Akçura, Sakarya Meydan Muharebesi başlamadan evvel Temmuz ayı başlarında Garp Cephesi 2. Şubesi’ndeki görevi sırasında,

cephedeki askerlerin motivasyonunun artması için cephe ajansı vasıtasıyla makaleler ve mesajlar yazıp dağıttırmıştır23. Muharebe öncesinde ve muharebe sırasında Türk askerinin isteklendirmesinin psikolojik esasını yürüttüğü anlaşılan Akçura’nın ordu lehine olduğunu

düşündüğü fikirleri İsmet Paşa’ya 5 Ağustos tarihli mektubu24 ile

sunması ile açığa çıkmıştır. Akçura’nın görüşlerinin, İsmet Paşa tarafından fazlasıyla dikkate alındığı görülmektedir. Mektuptan 4 gün

sonra İsmet Paşa’nın yayınladığı emir ile ordunun maneviyatının

yükseltilmesi için gereken tedbirler ciddiyetle alınmıştır. Milli Mücadele’nin ve Sakarya Meydan Muharebesi’nin dini yönünü ve psikolojik boyutlarına katkısı fazlası ile büyük olan bu mektup ile Akçura’nın ismi farklı bir alanda temayüz etmektedir. Çünkü Milli Mücadele’nin din adamları ve dini boyutunu inceleyen araştırmacıların

üzerinde durmaları gereken yeni isimler Yusuf Akçura ve çıkardığı

emir ile İsmet Paşa olacaktır.

Sakarya Meydan Muharebesi’ni Türk milletinin ölüm kalım savaşı olarak gören tarihçi ve stratejisyenlerin ortak fikirleri muharebenin tarihi değiştiren bir olay olduğudur. Akçura’nın ifadesi ile kenMİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ 597

––––––––––––––––––––– 23 ATASE Arşivi; İSH Kataloğu, Kutu:1235, Gömlek:88-1 Bu belge, Yusuf Akçura’ya sunulmak üzere bilgilendirme yazısıdır. Askerlere dağıtılmak üzere Akçura’nın yazdığı mesaj ya da makalesinin Cephe ajansında tevzi olunmadan önce düzenlemesi gereken bir

yerin olup olmamasını 2/7/37 tarihi ile Matbuat ve İstihbarat Müdürü Umumisi Hüseyin

Ragıp imzası ile sorulmuştur. Fakat mesajın tamamı bulunmamaktadır. Sorgulanan yerin ise

mesaj ve ya makalenin içeriğinin, Yunanlıların, İngiliz çıkarlarına hizmet eden bir unsur olduğu ifadesidir. Muhtemeldir ki Atina Darülfünun’undaki meslektaşlarının Yunan askerlerine dağıttıkları esassız propaganda olan mesaj ve yazılardan fazlası ile nitelikli ve bilimsel

içerikli olmasıdır. Zira çizgisi ve tavrı belli olan bir şahsiyet ve bir bilim adamı olarak Akçura çağdaşlarından ötede bilimselliği ölçüsünde akademik nitelikte değerlendirilmelidir.

Çünkü, belgedeki şu ifade de bunu teyit etmektedir: “Yunanlılara İngilizlerin tezahür olduğunun askerimize izahı su-i tesir hasıl edeceği mütalaasında bulunulmaktadır. Biz

bir fikir ilave etmeyerek bildiriyorum. Eğer sizce de doğru ise dünkü ajansı tevzi ettirirsiniz Matbuat ve İstihbarat –ı Müdürü Umum-i Hüseyin Ragıp” 24 ATASE Arşivi; İSH Kataloğu, Kutu:1233, Gömlek:44-3,4’de Akçura’nın, İsmet

Paşa’ya gönderdiği mektup, Gömlek:44-1’de de İsmet Paşa’nın askeri birliklere gönderdiği emri yer almaktadır. EK2

di kaderine terk edilmiş, cahil bırakılarak tek ve en kıymetli değeri

ile hareket etmesi istenen Türk askerinin ve komutanlarının bu muharebede olağan dışı yetenekleriyle makûs talihi tam anlamı ile tersine çevirdikleri ve Yunan Ordusu’nu Sakarya’nın batısına çekilmeye zorladıkları büyük bir savaştır.

Yakup Kadri Bey’in de dikkate alarak hatıratında, Yusuf Akçura’ya ait olduğunu belirttiği şu ifade de: “Bugünkü dünya vaziyetinin

kilit taşı Garp Cephesidir, zamanımızın ehli salip muharebeleri bugün sekiz yüz sene evvel olduğu gibi Sakarya vadisinin etrafında

toplanmıştı25.” Akçura, tarihsel özelliği ile Haçlı Seferlerinin Sakarya Meydan Muharebesi ile benzerliğini coğrafi ve niteliksel olarak

ele almaktadır. Sekiz yüz sene sonrasında tarihi bir muharebede görev üstlenen Akçura’ya cephedeki hizmetlerinden dolayı 20.11.1927

tarihinde TBMM tarafından İstiklal Madalyası verilmiştir.

Akçura, Sakarya Meydan Muharebesi sırasında kendi öğrencisi

olan Garp Cephesi İstihbarat Şube Müdürü Binbaşı Tahsin Bey’in

başkanlığı altında 2. Şube’de çalışmaktadır26. Akçura, aynı şekilde

Binbaşı Tahsin Bey’e bağlı olarak 1. Şube’de görev yapan Halide

Edip Hanım ve Yakup Kadri Bey ile beraber, Yunan ordusunun sivil

halka karşı giriştiği mezalim ve tecavüzleri araştırmak üzere kurulan

Tedkik-i Mezalim Şubesi’nde de görev yapmıştır. Ankara’yı terk etmek fikri şöyle dursun, geçici bir görev niteliğinde yarı askeri bir

kimlik ile İsmet Paşa’nın oluru doğrultusunda, cephede görev almak

isteyen Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) muharebenin bitimini takip

eden günlerde oluşturulan Tedkik-i Mezalim Şubesi’nde almış oldukları görevi şu şekilde anlatmaktadır: “Asıl vazifemiz bölgedeki

köyleri dolaşmak, köylülere Yunan fecayiini tedkik ve tespit etmek ve

görüp işittiklerimizi bir kitap halinde Erkân-ı Harbiye’ye vermekti.

Halide Hanım’dan, Yusuf Akçura’dan ve benden müteşekkil bir heyet bütün Haymana Ovasını ve Mihalıççık bölgesinin bir yanından

598 GÜRHAN KAT

––––––––––––––––––––– 25 Yakup Kadri Karaosmanoğlu; Vatan Yolunda, İletişim Yay., İstanbul 2008, s.125 26 ATASE Arşivi; İSH Kataloğu, Kutu:570, Gömlek:41-1

girip öbür yanından çıkarak yüzlerce köyün küllerini, toprak yığınlarını taramaya ve her menzilde birkaç saat durup o milli felaketin

tefsilatını bizzat felaketzedelerin ağzından dinlemeye koyulmuştuk.

Bu haftalarca hatta aylarca altından kalkılamayacak kadar ağır bir

işti. Düşman çekilirken her şeyi öyle sistematik bir tarzda yok etmişti, öylesine taş üstünde taş bırakmamıştı ki, insan, ilk bakışta buralarda bir zaman oturanlar var mıydı diye şüpheye düşerdi.

27” Yunan ordusunun bölge köylerini ve çekilmesi ile güzergâhı üzerinde

bulunan diğer köyleri yakıp yıkması, hayvan ve hasada zarar vermesi, sivil halka karşı girişmiş olduğu tecavüz ve mezalimin bu adeta

yok etme hareketinin şahitliğini yapmış olan Akçura’nın, Yakup

Kadri Bey’e: “Bu fecayi kitabını medeniyet âlemine bir hitap şeklinde yazmalısınız” demesi üzerine Yakup Kadri Bey de, yazma konusunda kusur olmamakla beraber görülenlerin yürek burkucu olduğunu ve bu facianın yegâne sanığı olan medeniyet âlemine karşı olan

bitmez tükenmez bir hayal kırıklığı oluştuğunu belirtmektedir28. İnsanlık dışı bu fillerin araştırıldığı sırada Akçura’nın yanındaki Halide

Edip Hanım’a anlattığı şu görüntü ise Halide Hanım tarafından dikkate değer bulunmuştur: “Biri Türk, biri Yunan askerlerin birbirine

sarılmış olduklarını görmüş. Acaba birbirlerini boğazladıktan sonra, insanlar kardeş olduğunu mu hissetmişlerdi? Yoksa aralarında

artık hiçbir siper kalmayan ve ölüme giden iki insan gibi birbirlerine mi sarılmışlardı?29”

Bu çok üzücü görevi fazla sürdürmeyen Akçura, muharebenin

bitmesini takip eden günlerde Tedkik-i Mezalim Şubesi’ndeki görevini bırakarak, hem derslerine katılmak hem de yeni alacağı resmi

görevler için üniformasını çıkararak Ankara’ya hareket etmiştir. Sakarya Meydan Muharebesi’nin sonucunda Fransızlar ve Sovyetler

ile başlayan diplomatik münasebetler göz önünde bulundurulursa

Akçura’nın resmi görevleri için sivilleşmesi gerekmektedir.

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ 599

––––––––––––––––––––– 27 a.g.e., s.157-158 28 a.g.e., s.160 29 Adıvar; a.g.e., s.232

Akçura Ankara’da

Garp Cephesi’ndeki işlerine son vererek Ankara’ya geçen Akçura, entelektüel birikimi, Fransızca ile Rusça biliyor olması, I. Dünya

Savaşı sırasında Avrupa’daki faaliyetleri ve tecrübesinin yanı sıra

olayları çok iyi algılayan ve tahlil edebilen yeteneği, Ankara’da açılan Sovyet ve Azeri elçilikleri ile ilişkiler konusunda resmi görevler

almasına neden olmuştur. Bakanlar Kurulu kararı ile Hariciye Vekâleti Müşavirliği ve aynı zamanda Hariciye Vekâleti Umur-u Şarkiye

Müsteşarlığı görevlerine atanan30 Akçura’nın doğu işleri ve Sovyetlerle olan ilişkiler konusunda dikkat çekici bir rolü vardır. Ankara’da

güven mektubunu sunan Ukrayna büyük elçisi Frunze31 için Hariciye Vekâleti’nin 30 Aralık 1921’de vermiş olduğu yemeğe de katılan

Akçura, Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmasından32 sonra Rusça bir

konuşma da yapmıştır.

Büyük Taarruz öncesi, Milli Mücadele’nin silah ve cephane temini konusunda TBMM’nin Sovyetlerle Moskova Anlaşması’nın resmi

metni dışında yapılan anlaşma gereği Nisan 1921’den Mayıs 1922’ye

kadar olan zaman diliminde toplam 10 milyon rublelik altın yardımının yapılmış olması ve bununla beraber Şubat-Nisan 1922’de türlü silah ve cephane yardımları33 Sovyetlerle olan ilişkiyi geliştirmiştir.

Ankara’nın Rus büyük elçisi Aralof ile Azerbaycan elçisi Abilof’un

600 GÜRHAN KAT

––––––––––––––––––––– 30 Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Hariciye Vekaleti: 0301844116 numaralı belge

27 Aralık 1921’de Yusuf Akçura’nın Hariciye Vekâletinin Müşaviri olarak Bakanlar Kurulu kararı ve Mustafa Kemal Paşa’nın imzası ile Ukrayna heyeti temaslarında görevlendirildiği bilgisi yer almaktadır. Ancak Cumhurbaşkanlığı Arşivi belgelerinin birinde: 27 Mart

1922 tarihli olarak Akçura’nın imzası “Hariciye Vekaleti Müşaviri” olarak açılmışken, 20

Kasım 1922’de Erkan-ı Harbiye Umumiye Vekili Fevzi Paşa’ya, Mustafa Kemal Paşa’nın

göndermiş olduğu diğer bir belgede “Hariciye Vekaleti Umur-u Şarkiye Müsteşarı Yusuf

Akçura” ünvanı kullanılmıştır. Bunun sonucu olarak Hariciye Vekâleti’nin danışmanı ve aynı zamanda da aynı Vekâletin Doğu İşleri Müsteşarlığı görevini sürdürdüğü gerçeği ortaya

çıkmaktadır. 31 Funze’nin gelişine ilişkin olarak sehven Aralık 1920-Ocak 1921 tarihleri verilmiş

olup doğrusu Aralık 1921-Ocak 1922’dir. Kat, a.g.e., s.37 32 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.2, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara

1997, s. 27vd. 33 Ayrıntılı bilgi için bkz. Alptekin Müderrisoğlu; Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1990, s.548

aracılığını yürüttüğü bu yardımlarda Akçura’nın da danışman ve aracı

olarak görevlendirildiği görülmektedir. Diğer taraftan Akçura, Sovyet elçiliğinin verdiği davet ve yemeklere de katılmakta34 ve elçiler

ile ilgili Mustafa Kemal Paşa’ya bilgi vermektedir. Adı geçen elçilerin Büyük Taarruz öncesi 27 Mart 1922’de Ankara’dan hareketle,

cepheyi ziyaret adı altında ateşkes anlaşması35 ile ilgili Sivrihisar’da

bulunan Mustafa Kemal Paşa’yla görüşmeye gitmeleri bilgisini şifreli bir telgraf ile Ankara’dan Paşa’ya Akçura bildirmiştir36.

Yusuf Akçura hakkında ilk biyografi çalışmasını 1944’de yapan,

Kuzey Türklerinden ve arkadaşı olan Cumhuriyet döneminde ise

Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından olan Muharrem Fevzi Togay’ın

anlatımına göre, Sakarya Meydan Muharebesi sonrasında Kuzey

Türklerine yapılan yardımda Yusuf Akçura’nın rolü ile ilgili şu bilgi

verilmektedir: “Şiddetli bir açlığın sürdüğü kuzey Türk ülkelerinden, Müslümanların Merkez Diniye Nezareti adına Abdullah Bubi,

Feyzi Bubi, Muharrem Fevzi Togay’ın bulunduğu heyetin Ankara’yı

ziyareti dolayısıyla, bunlarla yakından ilgilendi ve Mustafa Kemal

Paşa ile görüşmelerini sağladı. Gazi Paşa, heyeti TBMM’deki hususi dairesinde birkaç defa kabul ederek dertlerini dikkatle dinlemiş ve

her türlü yardımın yapılmasını emretmiştir. İstiklal Savaşı’nın en

müşkül günlerinde Garp Cephesi levazımatından yüz bin kutu konserve, üç bin çuval un ve diğer gıda malzemelerinin açlık bölgesine

yollanması temin edilmiştir. ... Ayrıca Türk Hilal-i Ahmer Cemiyeti

görevlileri ve cemiyetin yardımı da sağlanmıştır. … İşte Türk âlemine maddi ve manevi bağlılığını bir kat daha teyit eden bu tarihi yardımlarda Akçura’nın çok büyük hizmet ve gayreti görülmüştür”37.

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ 601

––––––––––––––––––––– 34 Akçura resmi olarak, Sovyet elçiliği tarafından 9 Mart 1922 tarihinde, Afgan elçiliğine atanan Fahrettin Paşa ile Buhara elçiliğine atanan Galip Bey için verilen bir yemeğe

ve Puşkin’in anılması ile ilgili bir de davete katılmıştır. Bkz. Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, C.4, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara 1996, s. 314 35 İngiliz, Fransız ve İtalyan dışişleri bakanlarının 22 Mart 1922 tarihli Paris’te kararlaştırdıkları barış teklifi 36 Cumhurbaşkanlığı Arşivi; Arşiv: III–10-b Dosya:55 Fihrist:57 37 Muharrem Fevzi Togay; Yusuf Akçura’nın Hayatı, İstanbul, Hüsnütabiat Basımevi, 1944, s.70-71

Akçura, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kayda değer isimlerindendir. Çünkü o, Milli Mücadele’nin çetin dönemlerinde bir asker,

dışişlerinde müsteşar ve danışman, Ankara’da katıldığı dersler ile de

bir bilim adamı hüviyeti ile karşımıza çıkmaktadır. Aşağıda görüleceği üzere konferans ve kürsülerin de etkileyici ismi olacaktır.

Tüm bunlarla beraber Büyük Taarruz’un kazanılmasını takiben

saltanatın kaldırılmasına ve Lozan Barış’ı için görüşmelerin başlamasına rastlayan günlerde, Mustafa Kemal Paşa’nın mili iktisat bilincinin güçlendirilmesi konusunda bilinen hassasiyeti, Bursa, İzmir ve

Antalya çevresinde çeşitli konferanslar vermek üzere 20 Kasım

1922’de Hariciye Vekâleti Müsteşarı Yusuf Akçura’yı görevlendirmesi38 ile görülmektedir. Akçura’nın güvenliğinin sağlanması ve

kendisine yardımcı olunması konusunda da Garp Cephesi’ne, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve il yöneticilerine gönderilmiş olan bu

yazının karşılığı olarak, 21 Kasım’da Fevzi Paşa gereğinin yapıldığını

bildirmiştir39. Ankara’dan ayrılmadan önce Fevzi Paşa ile görüşen40

Akçura’nın, 5 Aralık 1922’de Bursa Türk Ocağı’nda verdiği konferansta41 kazanılan askeri zaferin ardından yapılması gereken işler ile

ilgili özellikle iktisadi zaferin kazanılmasının önemi üzerine, ki buna

‘Cihad-ı Ekber’ demektedir, ayrıntılı izahat verdiği görülmektedir. İzmir İktisat Kongresi’nden 3 ay kadar önce yapılan bu çalışmalar, iktisadi işler konusunda temel nitelik oluşturmaktadır. Onun, Milli

Türk Fırkası’nın ekonomik programında Devletçilik iktisadi programını benimsemesi, yeni kurulacak devletin üretiminin ağırlığını tarım

oluşturuyor olması ve köylü nüfusun ağırlıkta bulunması geçiş formülü olarak bu programı fazlası ile anlamlı kılmaktadır. Mustafa Kemal Paşa ve diğer paşaların da iktisadın önemi üzerine, zaferin he602 GÜRHAN KAT

––––––––––––––––––––– 38 Cumhurbaşkanlığı Arşivi; Arşiv: III–7 Dosya:18 Fihrist:186–1, EK3 39 Cumhurbaşkanlığı Arşivi; Arşiv: III–7 Dosya:18 Fihrist:186 40 Fevzi Paşa; “Millet askeri vazifesini mükemmelen ifa etti, şimdi diğer vazifelerine sıra geldi: milletimiz sanat ve ticaret sahasında seri hatvelerle ilerlemelidir.”demiştir Akçura’ya. İsmet, Refet ve Karabekir Paşaların da aynı doğrultuda düşündüklerini belirten ifadeler için bkz. Akçura; a.g.e., s.126 41Konferans için bkz. Akçura; a.g.e., s.123-136

men sonrasında duruyor olmaları bilinmekte ve bu durum Akçura’nın

yazılarına da yansımaktadır. Yine 27 Nisan 1923’te Ankara Türk Ocağı’nda vermiş olduğu “Türk Milliyetçiliğinin İktisadi Menşelerine

Dair” adlı konferansı, Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisadi ve tarihi

misyonu ile ilgili Avrupa’daki gelişmeler doğrultusunda yapmış olduğu analizde, Türk milletinin tam bağımsız olmasının iktisaden

mümkün kılınması için gereken becerinin gösterilmesi gerektiği vurgusu görülmektedir42. Akçura’nın, gelecekte şartların müsait olması

durumunda ağırlıklı olarak millet menfaatini gözetecek nitelikte olan,

uç noktalarda olmayan iktisadi programlara karşı olmadığı da verdiği konferanslardan veya yazılarından anlaşılmaktadır43.

Akçura’nın genellikle, “Dahi” ve “Büyük İnsan” olarak tanımladığı Mustafa Kemal Paşa’ya bakışına ise ilgili makalesinde geniş yer

ayırmıştır. 1929’de kaleme aldığı ve Nutuk’un değerlendirmesini44

yaptığı makalesinde ve yanı sıra diğer birçok yazı ve konuşmasında45

da belirttiği gibi çağdaş ve milli Türk Devleti’nin eşsiz olarak nitelendirdiği lideri Mustafa Kemal Paşa ile her alanda tam bağımsızlığın sağlandığını söylemektedir. XX. yüzyılın en büyük vakalarından

birisini yapan, tarihin gidişatını değiştirmeye haiz fevkalade büyük

adam olarak nitelendirdiği Mustafa Kemal Paşa’yı, Winston Churchill’in “Cihan Buhranı” ismindeki hatıralarında övgüye değer bulmasını da işaret ederek,46 Mustafa Kemal Paşa için şu ifadeleri kullanıMİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ 603

––––––––––––––––––––– 42 a.g.e., s.166-167 43 Akçura’nın iktisadi görüşü için bkz. Kat;a.g.e., s.84-95 44“Ruhuna erişilmesi ne kadar zor olursa olsun “Nutuk”, Atatürk’ün kişiliğini ortaya

koymak isteyen için en önemli kaynaktır. Böyle olduğu halde, bugüne kadar hiçbir ciddi incelemeye konu edilmemiş olması dikkat çekicidir. Edebi ve tarihsel değeri ilk bakışta göze

çarpan bir eserdir.” Suat Sinanoğlu, Türk Hümanizmi, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara

1988, s.43’de yapılan bu mantıklı değerlendirme de dikkate alınırsa 1929’da Yusuf Akçura’nın yapmış olduğu çalışma ciddi bir incelemedir. 45 İstanbul’un resmen işgal edilmesi ardından Anadolu’daki milli direnişi destekleyen

Akçura’nın, Ankara’ya gelişi ve sonrasında yaşadıklarının izleri bulunan “Siyaset ve İktisat” adlı makale ve konferanslarını topladığı eserinde Mustafa Kemal Paşa’yı kusursuz bir

lider olarak görmektedir. 46 Yusuf Akçura; “Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin Asli Menbalarından Nutuk”, Türk

Tarihi Encümeni Mecmuası, Yeni Seri C.1, Sayı:1, 1929, s.3

yor: “…Fedakar milletin başına geçen harikulade adamın, milletin

kuvvet ve istidadına iman ve itimadını beşeriyet tarihini çok derin

anlamış olduğundan, dâhili ve harici siyasette dahiyane vukufunu

samimi halk severliğini (Demokratlığını), realiteleri bulup görmekteki emsalsiz kudretini, yorulmak bilmeyen fikri takibini, nefsine son

derece hakim olarak daima azim, sabır, fenni ve nezaket ile hareket

ederek efkar ve hissiyattan hiçbirisini vakti gelmeden ortaya çıkarmadığını, fikre mefkureye muhalefetle işe zarar iras edenleri münakaşa ve münakade sahasında çok kuvvetli mantık ve belagati ile siyaset vadisinde en muvafık çare ve tedbirlere mağlup ve bertaraf

edebildiğini, müşkül mesailin mevzuu bahs olduğu zamanlarda bile

sükun ve itidalini, fikri vuzuh ve civadelini asla kaybetmeksizin en

musip sureti halleri bulabildiğini; mücerret tabirlerle, imanını basiret ve kiyasetini, iradetini siyasetini feragat ve şecaatini, hırslı bir

kelime ile “deha”sını görüyoruz.47” Mustafa Kemal Paşa’nın evrensel yönüne de değinerek mazlum ve geri kalmış milletlere rehber

olacağını belirtmesi48 dikkat çekicidir. Bu tespiti ile ona olan güven

ve inancını sekiz yıl önce Ankara’ya henüz geldiği sırada da göstermektedir. Mart 1921 tarihli bir yazısında Haçlı seferleri tarihini ele

aldıktan sonra; “Selahattin Eyyubi üçüncü ehl-i salib muharebatında

Cünud-i İslamiye’nin nasıl büyük bir kahramanı sayılıyorsa, Mustafa Kemal de bilmem kaçıncı ehl-i salip muharebesinde Müslümanların öyle büyük bir kahramanı sayılacaktır… Ve hiç şüphe etmiyorum

ki hakkın hamisi, zulmün mahisi olan adalet-i ilahiyet, o sefer de olduğu gibi bu sefer de Müslümanların gaye-i kamilesini temin edecektir.

49” demektedir. Cumhuriyetin 1. kuruluş yılının kutlanması

gerektiğini işaret eden yazısında ise Yusuf Akçura’nın, Türkiye

Cumhuriyeti’nin tarihi vazifesi olarak gördüğü ve geleceğine ilişkin

1924 tarihli öngörüsünü belirtmek gerek: “Birbirinin devamı ve ardılı bulunduğu halde, çelişkisi zannolunan Şark ve Garp Medeniyet604 GÜRHAN KAT

––––––––––––––––––––– 47 a.g.m., s.6-7 48 a.g.m., s.14 49 Akçura; a.g.e., s.48

lerini telif etmektir. Bu suretle geride kalanlar ilerleyecek, beşeriyet

mukadder gayesine doğru yürürken, manasız sektelerden, muzır darbelerden kurtulacak, hareketine sürat ve ahenk gelecektir. Cumhuriyetin tecelli günü dünya tarihinde yeni bir devrin başlangıcıdır. Bugünü kutlayalım, bugünü bize gösteren Ulu Tanrıya yönelelim ve bu

günde “O”nun kuvvetini, “O”nun dileğini kendisinde tecessüm ettiren cisimleştiren Başkomutanımızı alkışlayalım50”

Sonuç

Türk fikir hayatında mühim bir yeri bulunan, eserleri hala bir araya getirilemeyen ciddi bir düşün adamı ve milliyetçilik fikri üzerindeki rolü tartışmasız olan Yusuf Akçura’nın, bu fikrin ilk karakterlerinden biri olması ve çizgisinden üslubu ve entelektüel bakışı çerçevesinde ayrılmaması abide bir isim olarak Meşrutiyet Dönemi’nde

olduğu gibi Cumhuriyet Dönem’inde de fazlasıyla izler bırakmıştır.

Yusuf Akçura, bu her iki sarsıntılı ve değişim döneminin arasında yer

alan Milli Mücadele’nin sancılı askeri safhasında icra ettiği şerefli

görevlerin yanı sıra, Halide Edip ve Yakup Kadri gibi isimleri etkileyerek cephede görev almalarını sağlamıştır. Akçura’nın Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemlerinde kendisine düşen görevleri ve ayrıca gönüllü olarak ittihaz ettiği görevleri de yaparak, tarihe ve tarihsel kişiliğine büyük ölçüde katkısını ortaya çıkaran bu bulgular, onun

gibi özel bir ismi gitgide kıymetlendirmektedir.

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ 605

––––––––––––––––––––– 50 a.g.e., s.220-221

Kaynakça

Arşiv Belgeleri

Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Hariciye Vekâleti

0301844116

Cumhurbaşkanlığı Arşivi

Arşiv: III–7 Dosya:18 Fihrist:186

Arşiv: III–7 Dosya:18 Fihrist:186–1

Arşiv: III–10-b Dosya:55 Fihrist:57

Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi

ATAZB Kataloğu:

Kutu:15, Gömlek:27

Kutu:20, Gömlek:206

Kutu:19, Gömlek:212-1

Kutu:36, Gömlek:12-1

Kutu:36, Gömlek:12-2

Kutu:36, Gömlek:12-6

Kutu:36, Gömlek:12-7

İSH Kataloğu:

Kutu:1235, Gömlek:88-1

Kutu:1233, Gömlek:44-1

Kutu:1233, Gömlek:44-3

Kutu:1233, Gömlek:44-4

Kutu:570, Gömlek:41-1

Kitaplar ve Makaleler

Adıvar, Halide Edip, Türk’ün Ateşle İmtihanı, İstiklâl Savaşı Hatıraları,

Can Yayınları, 2008, İstanbul, sayfa sayısı:313

Akçura, Yusuf, Siyaset ve İktisat, Yeni Matbaa, 1924, İstanbul, sayfa

sayısı:221

Akçura, Yusuf, Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin Asli Menbalarından Nutuk, Türk Tarihi Encümeni Mecmuası, Yeni Seri Cilt:1, Sayı:1, 1929, sayfa no:1-25

606 GÜRHAN KAT

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt:2, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 1997, Ankara, sayfa sayısı:331

Gürer, Turgut, Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, Gürer Yayınları, 2007, İstanbul, sayfa sayısı:455

Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Vatan Yolunda, İletişim Yayınları, 2008,

İstanbul, sayfa sayısı:192

Kat, Gürhan, Cumhuriyet Döneminde Yusuf Akçura, Atatürk Araştırma

Merkezi Yayınları, 2010, Ankara, sayfa sayısı: 263

Müderrisoğlu, Alptekin, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları, Atatürk

Araştırma Merkezi Yayınları, 1990, Ankara, sayfa sayısı:574

Sarıhan, Zeki, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Cilt:4, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1996, Ankara, sayfa sayısı:927

Sinanoğlu, Suat, Türk Hümanizmi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1988,

Ankara, sayfa sayısı:238

Togay, Muharrem Fevzi, Yusuf Akçura’nın Hayatı, 1944, İstanbul, sayfa sayısı:141

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ 607

EK1

608 GÜRHAN KAT

EK2

Genelkurmay Bşk. ATASE Arşivi; İSH Kataloğu, Kutu:1233,

Gömlek:44-3,4

Yusuf Akçura’nın İsmet Paşa’ya Yazdığı Mektup

Efendimiz Hazretleri

Zat-ı devletlerine zaten malum olan mesailden olduğu cihetle arzına ihtisar bir nev_-i hun-aşnaslık? olacağını der-piş ederek birkaç

gün tereddüde bulundum ise de nihayet belki millet ve ordumuza velev cüz’i bir hizmeti olabilir düşüncesiyle mükalat-ı atiye-yi arza

cür’etyab oldum:

Cemaatlerin muhafaza ve idame-i vücuduna elzem olan ferdi fedakarlıkları temin için edyanın şimdiye kadar bulduğu tarik, cemaatçe heyecan ve feveran hususuna getirmektir. İctimâ’î heyecan ve feveranlar, heman daima idraki müteasir veya gayri mümkün efkar ve

gayeler uğrunda hasıl olmuştur. Bunun en bariz misali, dini heyecanlardır. Ve zaten uyan, cemaatlerin muhafaza ve idame-i vücudu endişesinden tabi_î bir surette tevellüd etmiş olsa gerekdir. Hal-i harp de

bulunan bir cemiyet-i edyanın gerek esas ve uhdelerinden tarz-ı hareketini istihrac ederek, gerekse ve bilhassa cemaatçe heyecan halk

eden ayinlerden mütehassis ve müteessir olarak istifade eyler. En ibtidâ_î cemiyetlerde, harbden evvel harb ayinleri yapılır ve efrad-ı cemiyet bu dini ayinlerin taht-ı tesirinde hayat-ı ferdiyesi endişesini

(…..) atılır. En medeni cemiyetlere bile, efradın hayat-ı şahsiyesini cemiyetin hayat-ı umumiyesine feda etmesi sırf idrak-ı şahsiyeden mütevellid bir irade-i kaviye neticesi değildir: (1870-1871) harbinde Luter ayinlerinin Luter dua ve ilahilerinin Almanya Ordularında ne kavi bir silah olduğunu, Fransızların en derin nazarlı muharrirleri zirk

ederler. Harb-i umumide en müterakki sayılan akvamın dini ve milli

vaaz ve ayinlere ne dereceler de ehemmiyet vermiş oldukları malumdur. Bugün yeni bir din ihdas etmeğe uğraşan komünistler. Kızıl Ordularında vaaza (propagandaya) ayine (nümayiş ve alaylara) çok müMİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ 609

him bir mevki ayırıp, külliyetli gayret ve nakid sarf etmek de dirler.

Nihayet karşımızda duran Yunan Ordusunun dini ve milli vaaz ve

ayinlerden çok müstefid olduğuna, bazı istihbarat ve bazı vesaik-i şahadet etmektedir; kral Kütahya’ya gelirken bir tarafına Başvekilini,

bir tarafına Atina’nın Başpapazını (Metropolidini) almış bulunuyordu.

Bir esirden alınan bir risale din ve millet namına en mahirane yapılmış propagandanın mükemmel bir misalidir. İlaahir

Çok zavallı, çok cahil ve ibtidaî kalmış olan Anadolu Türkü’nün

yegane istinadgah-ı maneviye ve harsiyyesi dinidir. Son on, on beş

senenin buhran manevisi bu istinadgahını hayli sarsmakla beraber

yıkmış değildir. O kadim istinadgah da yanına yeni bir müstenid, bir

de (..) de henüz vaz edilememişdir. Halkın pek tabii olan köyüne, ailesine merbutiyet ve muhabbeti henüz (……) edilmiş bir vatan ve

millet merbutiyet ve muhabbeti derecesine çıkamamıştır. Bu cihetle

halkımızı cemaat uğrunda kuvva-yı ferdiyete sevk etmek üzere istifade edeceğimiz bir hayli amil, dini heyecan olacaktır. Heyecan-ı diniyenin en kavi müessiri vaaz ve irşaddan ziyade ayinlerdir. Hele ibtida’î insanlar üzerinde en baliğ ve mevzu’ vaaz ve irşadların bile tesiri pek az olur. Onlar bilhassa cemaatçe kılınan namazlardan, dualardan, istiğfarlardan, tekbirlerden, salat ve selamlardan, muhrik bir

sesle okunan Kur’an dan, mevludden (mevlitten) mütehassis ve müteheyyic olurlar.

Fikri acizaneme göre, geçirmek de olduğumuz bu devr-i sükûn

da, gerek müftü ve imamlar, gerek zabitan ve ümera ve gerekse orduca celb olunacak müezzin ve mevlidhanlar vasıtasıyla dini ayinlerin yapılması, yani

Faraiz-i diniyenin tamamını ifası askerin maneviyatına cidden

hüsn-i tesir icra edebilir. Elcaat-ı askeriye mani olmadıkça her taburda, her karargâh da beş vaktin ezanları okunmalı ve asker vezaif-i askeriyesine halel gelmemek üzere namaz kılmaya teşvik edilmelidir.

Hele Cuma namazları mutlaka cemaatçe ve zabitalarıyla birlik de kılınmalıdır. Yatsı namazlarından sonra salât ve selamlar, istiğfarlar ve

tekbirler getirilmelidir.

610 GÜRHAN KAT

Hareket-i harbiye arefelerin de bilhassa istiğfar olunmalıdır. Birkaç mevludhan, grupları dolaşıp mevlud okutulmalıdır. Ba husus

şehr-i tekbir olan kurban ayına girilmek üzeredir. Maruz-ı icraata, bu

husus bir vesile-i hasene teşkil edebilir.

Çok derin ve samimi hürmetlerimi arz ve takdim ile cüretkârlığımın afvını istirham ederim efendimiz. Fi 5 Ağustos sene 1337

Bende

Akçuraoğlu Yusuf

25 / Ağustos / 37

Yusuf Beyefendi gruplara kısa bir tamim kaleme alınacakdır.

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ 611

EK2

Genelkurmay Bşk. ATASE Arşivi; İSH Kataloğu, Kutu:1233,

Gömlek:44-1

İsmet Paşa’nın Askeri Birliklere Yayınladığı Emri

1257/120 Ş 2 2 Hem numara 5586 Telgraf Polatlı 9 / 8 / 37

1,2, 4, 5, 12 inci grup kumandanlıklarına

İhtiyat grubu kumandanlıklarına

9, 6 ve Müretteb fırka kumandanlıklarına

Haymana da 15 inci fırka kumandanlığına

Ayaş da 3. Süvari fırkası kumandanlığına

Faraiz-i diniyemizin de elyevm-i azamı olan faraize-i cihadın

hüsn-i ifası, diğer vazaif-i diniyenin dahi ba-kemal-i itina edasıyla

mümkün olur. İyad-ı İslamiyenin ekberi olan ıyd-ı sayd-ı azha-yı ihtiva eden şehr-i Zilkadeyi idrakımız vesile-i hasenesiyle hususat-ı

atiyenin bilcümle kıtaatda teması icrası ehemmiyetle tavsiye olunur.

1- Karargâh ve ordugâhlarda beş vakit de Ezan-ı Muhammedi

okudulacak ve vazaif-i askeriye icabı mazur olmayan zabitan ve efradın cemaatle eda-yı salât etmelerine dikkat olunacakdır. Hele Cuma namazları mutlaka bir cemaat-ı kübra ile eda edilecek ve bade’ssalah muktedir bir müftü efendi tarafından cemaate vaaz ü irşaddada bulunulacakdır.

2- Cemaatle eda-yı salâtı müteakib ve ba-husus yatsı namazlarından sonra cehren Kuran-ı Kerim okunmalı cemaatçe ve cehren tekbir getirilmeli. İstiğfar olunarak ve ruhu Peygamberiyeye salat ü selam gönderilerek istida-yı zafer olunmalıdır. Harekât-ı askeriyeye takaddüm eden günlerde cemaatçe ve cehren istiğfar ve istidayı zafer

okutulacaktır.

3- Kıtaat da veya kıtaatın sakin oldukları mahallere karib-i kasabat da bulunması muhtemel güzel sesli hoca efendiler kıtaata celb

612 GÜRHAN KAT

olunarak Kur’an-ı Kerim tilavet ettirilmeli ve mevlud-i şerif okutturulmalıdır.

4- Balada mezkûr hususatı icraya erkân-ı ümera ve zabitanla beraber müftü ve imam efendiler memurdurlar müftü ve imam efendiler daima kıtası başında bulacaklar ve vazaif-i merdualarını tamamen

ifa eyleyeceklerdir. Kıtaatta noksan olan müftü ve imamlarında ikmali için teşebbüsat da bulunulmalıdır.

Garp Cephesi Kumandanı

İsmet

Aslına mutabıktır. Fi 6 Grup 5 Sadık

Grup 1 Hulusi Efendi

Haymana da (….) 3 inci grup Kemal Efendi Ankara da

Cemal Efendi

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE YUSUF AKÇURA’NIN FAALİYETLERİ 613

EK3

Cumhurbaşkanlığı Arşivi

Arşiv: III–7 Dosya:18 Fihrist:186–1

Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti

Kalem-i Mahsus Müdüriyeti Ankara

2-692 20-11-1922

Şifre

Müteakiben Garp Cephesine Erkan-ı Harbiye-i Umumiye

Vekili Fevzi Paşa Hazretlerine Bursa, İzmir Vilayetlerine,

Antalya Mutasarrıflığına

Tarih-i vukfu malum olan Hariciye Vekâleti Umur-u Şarkiye

Müsteşarı Müderris Yusuf Akçura Bey’in Bursa, İzmir ve Antalya

havalisinde müteaddid konferanslar vermek suretiyle ifa edeceği seyahatte tarafınızdan azami derecede mazhar-ı suhulet olmasını rica

ederim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi

Başkumandan

Mustafa Kemal

Fevzi Paşaya yazdım/20/11/28

Vilayet Mutasarrıflığına Dâhiliyede kapatılmak üzere

gönderdim

Gürhan KAT 



Etiketler

Yorum Gönder

0 Yorumlar
* Please Don't Spam Here. All the Comments are Reviewed by Admin.

Top Post Ad

Below Post Ad

Sponsor